alper turgut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alper turgut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2011 Salı

‘Başkaldırı’ya sansür



CEREN ÇIPLAK


Kazım Özün filmi Ax(Toprak), Çayan Demirelin Dersim 38inden sonra şimdi de Aydın Orakın arşiv görüntüleri eşliğinde 1992 yılında Şırnak Cizredeki kanlı Nevruzu anlattığı filmi Bir Başkaldırı Destanı: BerivanKültür ve Turizm Bakanlığının sansürüne takıldı. Geçen haftalarda belgeselinin bakanlığın engeline takılmasına ilişkin bir basın toplantısı düzenleyen ve sansüre tepkisini dile getiren Orakın filminin önümüzdeki ay gösterime girmesi planlanıyordu.

Kültür ve Turizm Bakanlığınca gazetemize yapılan açıklamada, filmin salt bakanlıkça değil, bakanlık bünyesinde toplanan Sinema ve Video Eserlerini Değerlendirme, Sınırlandırma ve Sınıflandırma Komisyonunca sakıncalıbulunduğu belirtiliyor.

Aydın Orak, 50 dakikalık belgesel filminin bakanlığın engeline takılmasıyla ilgili olarak Sanatsal bir faaliyet için izinisteniyorsa ve bu izin verilmiyorsa ne kadar geride olduğumuzun resmidirdiyor.

Öte taraftan film, daha birkaç hafta önce 30. İstanbul Film Festivalinde sakıncalıbulunmayarak sinemaseverlerle buluşmuştu. Festivalin direktörü Azize Tan filmin yasaklanmasını demokratikleşme ve düşünce özgürlüğünün çokça tartışıldığı bugünlerde endişe verici bulduğunu söylüyor ve Sansür uzun yıllardır ülke gündeminden uzaklaşmış görünse de aslında hiçbir zaman tam olarak ortadan kalkmadıdiyor. Tan festivalin 30 yıllık tarihinde sansüre karşı ciddi mücadeleler verildiğini de belirterek bir de örnek veriyor. “1988’de Elia Kazanın jüri başkanı olduğu yıl beş filmin sansürlenmesi üzerine Elia Kazan Türkiyeden sanatçılarla yürümüş ve sansürün en azından festivallerde gösterilen yabancı filmlere uygulanmaması konusunda bir değişiklik yapılmıştı.”

Filmin komisyon tarafından Anayasamızın temel ilkelerine aykırı, kamu düzenini olumsuz yönde etkileyici, tarihi olayları çarpıtan, toplumda kin ve nefret düşmanlığını körükleyen ve PKK propagandası yapan unsurlar içerdiğine kanaat getirilmesine de yanıtı var Orakın Siz devlet adına veya darbe anayasasından yola çıkarak bir filmi izlerseniz, tabii ki anayasaya aykırı olarak değerlendirirsinizdiyor. Orak Burada karar vermesi gereken bir merci varsa o da seyirci olmalı diyerek filmin Doğrudan panzerden ateş açma, insanların kafalarını panzerle ezme görüntülerinin yer aldığı, kurmaca bir diyalog, bir görüntünün bile olmadığı, tanıklarının hepsinin gerçek olduğu bir belgeselolduğunu vurguluyor.

Gazetemizin sinema yazarı Alper Turgut iseBerivanın gerçekten beslendiğini, 1992 yılında Cizrede yaşananların, son günlerde Güneydoğuda yaşananlardan farkı olmadığına değinerek sansüre şu sözlerle tepki gösteriyor: Ahmet Şıkın henüz çıkmamış İmamın Ordusukitabını yasaklayıp bulunduranların terörist ilan edildiği günümüz Türkiyesinde artık bana şaşırtıcı gelmiyor. AKPnin ileri demokrasidiye dillendirdiği şey, memleketi özgürlükler yönünden geriye götürüyor. Sonuçta Berivan’, sansürlenen ilk belgesel de değil. Gerici zihniyet hâkim olduğu sürece, son da olmayacak. Ne yazık ki… ”

31 Aralık 2010 Cuma

“Şeylerin Boktanlığı”, Roy Orbison ve “Çölde Kutup Ayısı”



ALPER TURGUT


29. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde, Şakir Eczacıbaşı anısına verilen “Altın Lale Uluslararası Yarışma Ödülü”nü kucaklayan “Şeylerin Boktanlığı” (De Helaasheid Der Dingen), nihayet dokuz ay sonra 21 Ocak 2011 günü tam üç (3) kopyayla, “Çölde Kutup Ayısı” adıyla vizyona giriyor. Bahtsız Bedevi ile çöldeki Kutup Ayısı'nın ilişkisi elbette namahreme giriyor ve böyle ‘boktan şeyler’, nitekim bizi ırgalamıyor. Şaka bir yana, Şeylerin Boktanlığı, gerçekten şiir gibi bir film. Sert, haşin ve hüzünlü… Hınzır, edepsiz ve gülünç… Lümpen ve kaybeden… Zarif ve kaba saba… Evet, evet, bu film, ziyadesiyle aykırı, tipik bir ayrıksı ve tam tekmil öteki… Tutunamayanlara ve zavallı masumiyetimize dair…

Belçika'nın yeni kuşak yönetmenlerinden Felix van Groeningen, “Steve + Sky” (2004) ve “With Friends Like These”in (2007) ardından 2009'da Şeylerin Boktanlığı ile bizlerden kocaman bir alkış alıyor. Dimitri Verhulst'un kitabından uyarlanan filmin senaryosu ise Christophe Dirickx ve yönetmenimiz Felix Van Groeningen'e ait. Şeylerin Boktanlığı, nam-ı diğer Çöldeki Kutup Ayısı'nın belli başlı rollerinde, Kenneth Vanbaeden, Valentijn Dhaenens, Koen De Graeve, Wouter Hendrickx, Johan Heldenbergh, Bert Haelvoet, Gilda De Bal ve Natali Broods var.


Film, resmen kadife sesli ünlü ABD’li şarkıcı ve söz yazarı Roy ‘Kelton Orbison’a (1936 – 1988) adanmış, hani “Only the lonely” ve “Pretty woman”ı yaratan adama. Karısını motosiklet kazasında, iki oğlunu da yangında yitiren kaderin sillesini yemiş Orbison ile filmin marjinal kahramanları, duygudaşlık kurarlar. Bu özdeşleşme o denli yoğundur ki; Orbison battığında, onlar da çuvallar, yükselişe geçtiğinde, mutlu ve güzel günler kapıdadır.


Kahramanlarımız derken, 13 yaşındaki Gunther’in, alkolik babası ile delibozuk üç amcasından söz ediyoruz. Belçika’da el kadar bir kasabada, yoksul, cahil ve çılgın dört koca adam, ana ocağına geri dönmüştür. Melek muadili pamuk gibi bir anne, bu baş belası tiplere, adeta kol kanat germiştir. Küçük Gunther, tuhaf, tatlı ve ıstıraplı ergenlik yıllarını, işte bu dingonun ahırında geçirecektir. Arada kadın gibi giyinerek partilere koşan, çırılçıplak bisiklete binen, en çok alkol tüketme yarışlarına katılan, uluorta seks yapan, annelerinin astığı çamaşırlara pislediği için komşunun kuşlarını tüfekle vuran, kumarbaz, ağızları bozuk, kavgacı ve büyümemeye yeminli çocuklar bunlar. Aslında Strobbe’ler, birbirlerine sımsıkı bağlı, tertemiz kalpli adamlar, zararları daha çok kendilerine ama Gunther’in de hayatını mahvediyorlar, haberleri bile yok. Filmde bir sahne var; oğullarından birinin kumar borcu yüzünden eve haciz memuru gelir, annenin tek keyfi, TV izlerken uyumaktır. Memur, dört iriyarı çocuktan ürkmesine rağmen, fakirhanede işe yarar tek şey olan, televizyona göz dikmiştir. O esnada anne, televizyonun tozunu almaya başlar, oğulları ona çıkışır ve anne yanıt verir; “Böyle tozlu tozlu verilmez, ayıptır”. Öyle işte, hem absürt hem de ana gibi sıcak bir film bu.


Arada Gunther’in yetişkin olduğu döneme geçeriz, sorunlu çocuk ve sorunlu büyük çocuk Gunther diye iki koldan ilerler yapım. Bizim delikanlı, yazar olmak istemektedir, anlatmak istediği yegâne şey ise aylaklıkla örülü kendi öyküleridir.


Yaşamı anlatıyor bu film, kâh acıtarak, kâh okşayarak. Günlük hayatın gülünçlüklerini, kapitalizme küfreder gibi, sarhoş eder gibi kurguluyor. Oyunculuklar nefis, öykü bildik, kirişi kırmak ve şans kapısını aralamak, basitliğinde, özetle. Arada çaktırmadan siyasi mesajlar da veriyor, kadın-erkek ilişkilerini, çocuk dünyasını, evlat sevgisini, pek çok iğrençliği ve anlamlı-anlamsız her şeyi ne de güzel harmanlıyor. Ezcümle; bu film kaçmaz.


Ne hakiki, ne de sahte; ‘Aslı Gibidir’



ALPER TURGUT


2010’u, yedi yeni film ile uğurluyoruz. İçlerinden en iyisi ise İranlı usta Abbas Kiarostami’nin yazıp, yönettiği “Aslı Gibidir” (Certified Copy), kesinlikle. İtalya’yı fona oturtan İranlı yönetmen, sanat ile hayatı harmanlıyor, kadın-erkek ilişkisinin, dillerin ve milliyetlerin ötesinde, evrensel bir kimliği olduğunu fısıldıyor. Üstelik bu ilişkinin gerçek olması da şart değil, ama hiçbir şekilde sahte de değil. Hani orijinale yakınlığı onaylansın ve belli bir resmiyet kazansın diye “Aslı Gibidir” damgası vurulur ya, işte o hesap. Filmi, ünlü Fransız aktris Juliette Binoche ile daha önce oyunculuk deneyimi olmayan İngiliz opera sanatçısı, bariton William Shimell sürüklüyorlar. Oyunculuk adına müthiş bir iş… Hatta Binoche, Cannes Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü aldı. Bu performans, hak ediyor, emin olun.

James Miller (Shimmel), Toscana’ya sanat tarihi üzerine yazdığı kitabını imzalatmaya gelmiş bir yazardır, Elle (Binoche) ise memleketi Fransa’yı terk ederek İtalya’ya yerleşmiş ve sanat galerisi açmış bir çocuk sahibi bir kadındır. Elle, James’e hayrandır, ona şaraplarıyla meşhur Toscana’yı gün boyu gezdireceği için heyecanlı ve mutludur. Tanışma faslından sonra saatler ilerledikçe yakınlaşır ve kaynaşırlar, gerçekliği sorgularlar, hayattan, sanattan ve ilişkilerden konuşurlar. Sonra karı koca rolüne soyunurlar. Yeni mi tanıştılar, yoksa yıllardır bir aradalar mı? Her şey karmakarışık bir hale gelir. Bu yeni başlangıçtır belki de, ya da tükenen bir ilişkinin son demleri. Tartışırlar, küserler, yalnızlıklarına çare, aşka bahane ararlar. Ne hakikidir, ne kopyadır, ne gerçektir ne de sahtedir, hayat bazen “Aslı Gibidir”. Bu güzel film, ne yazık ki, iki kopyayla gösterime giriyor. Yine de kaçırmamalı.


HAYDE BRE


Orhan Oğuz’un filmlerine karşı son dönemde oluşan önyargımı yıkan yapımdır, “Hayde Bre”. Antalya ‘Altın Portakal’ Film Festivali’nin yarışmacılarından olan bu seyirlik, bazı kötü oyunculuklar, kimi karakterlerin altının boş olması, tekrarlar ve küçük aksaklıklar dışında beğenimizi kazandı. Büyük kentte adeta boğulan eski pehlivan Şaban Aga rolündeki Şevket Emrulla ile üç çocuklu, kocası felçli, İstanbul’da hayata tutunmayı çabalayan Balkan göçmeni Saadet karakterini canlandıran Nilüfer Açıkalın, gerçekten iyi oynamışlar, solcu rolündeki İlker İnanoğlu ise filmin yumuşak karnı, resmen olmamış, tökezlemiş, iğreti durmuş. Orhan Oğuz, 10 yıldır üzerinde çalıştığı bu projeyi, kendi çocukluğundan yola çıkarak oluşturmuş. Makedonya ve İstanbul arasında mekik dokuyan film, gurbette olmak, sıla özlemi, yalnızlık, çaresizlik, kesişme, yoksulluk ve yoksunluk üzerine. İzlemeye değer.


MEMLEKETİN ‘SİNEMA’ MESELESİ

“Memlekette Demokrasi Var”ın şokundan yeni kurtulmuştuk ki, karşımıza bu kez “Memleket Meselesi” çıktı, tamam, memleketi sürelim beyazperdeye lakin sinemaya dair bir meselemiz de olsun. Ne yazık ki; Yok… Ahmet Uğurlu ve Füsun Demirel, bu memleketin en iyi oyuncularından, hiç şüphesiz, ancak onlar ne yapsın senaryo zaaf taşırken. Siyasi mesaj, sululuktan okunmuyor, bir eğitim emekçisinin, polisten yediği tokat ve devamında gelişen olaylar, seyirciyi etki altına almıyor. Dizilerden gelen ve ilk kez bir sinema filmi yöneten İsa Yıldız, umarım gelecekte TV’den beyazperdeye sağlam bir geçiş yapar. İşte tam da bu yüzden, noksanlıkları, acemiliğe verelim ve daha fazla da detaya inmeyelim.


KÜÇÜK ÜLKENİN ZAMANE DEVİ


“Gulliver'in Gezileri” (Gulliver's Travels), eski bildik öyküye sırtını dönmüş, üç boyutlu bir asri zamanlar masalı. Gülüver, güldürüver, gülücükver, güdüver gibi abuk sabuk ve bin kez tekrarlanmış kelime oyunu odaklı anti-espri girişimleriyle bu filmi anlatmayacağız, rahat olun. Öncelikle Gulliver’in 285 yıllık harika serüvenini, kendince modernize eden ve popüler kültür öğeleriyle bezeyen bu yapım, hem derinlikten yoksun, hem de kopuk kopuk. Klasik bir uyarlama, kendi adıma tercihimdir, itici bir tip ve zorlama bir komik olan Jack Black’in Gulliver rolüne soyunması ise film adına büyük bir şansızlık. İrlandalı yazar Jonathan Swift’in klasik eserinden uyarlanan filmi, çektiği animasyonlarla (Monsters vs Aliens ile Shark Tale) tanınan Rob Latterman yönetti. Filmin belli başlı rollerinde, Jack Black dışında Emily Blunt, Jason Segel, Amanda Peet ve Billy Connolly var. Sevda uğruna, Bermuda Şeytan Üçgeni’ne doğru yola çıkan Gulliver, kendini minicik insanların vatanı Lilliput’ta bulur. Evet, kesinlikle önermediğimiz bir film bu, kısaca zaman kaybı.


KUKURİKU: KADIN KRALLIĞI


Müsamere muadili “Kukuriku: Kadın Krallığı”nı Hasan Özsoy yazdı, Serkan Ok yönetti. Filmin oyuncu kadrosu ise şu isimlerden oluşuyor; Levent Ülgen (Kaldıray), Didem Erol (Kodurgalı), Ali Düşenkalkar (Dübürük), Serap Aksoy (Zambak), Ceren Soylu (Ambar), Çağıl Taşbaşı (Kadife), Necip Memili (İmdat), Ayşen Gruda (Sülüklü Albız), Cenk Gürpınar (Abış), Melike Öcalan (Perihan), Bahattin Doğan (Babaruhi), Ayta Sözeri (Beton), Ufuk Karali (Dursun), Hüseyin Akşen (Göbelek) ve Göksel Bekmezci (Yeter). Hiç üşenmedim ve neredeyse tüm oyuncuları yazdım, çünkü üstüne konuşacak fazlaca bir şey yok. İktidar kadına geçince ne olur? Elbette, kadın, erkekleşir. İşte bu minvalde ilerleyen kötü, abartılı ve bel altı bir masal, Kukuriku, tam olarak. Kukuriku gibi filmleri çekmeye devam edersek, sittin sene, “Şalvar Davası”nı da, “Kibar Feyzo”yu da aşamayız. Tavsiye etmiyoruz.


ÇAPKINLAR DA DUVARA TOSLAR


“Hallam Foe”, “Asylum” ve “Young Adam-Tutku Nehri”nin İngiliz asıllı yönetmeni David Mackenzie, “Çapkın” (Spread) ile Hollywood’un, jigolo hikâyelerinden asla vazgeçmeyeceğini bizlere yeniden hatırlatıyor. Bu kez jigolomuz Ashton Kutcher, hani fena da oynamamış. Ayrıcalıklı bir hayat için karizmasını, yakışıklılığını ve doğal olarak bedenini, zengin kadınlara sunan Nikki, Los Angeles’i mesken eylemiştir. O, lüks yaşam için kadınları fetheder, yaman bir avcıdır, avlananlar ise kalpleri kırılana dek bundan hoşnuttur. Eğlence, keyif, zevk sürer gider, ta ki jigolonun “asla âşık olma” kuralı yıkılana dek. Hele bu sevda öyküsünde, karşı taraf senin kadın bir benzerinse, yandın demektir. “Şampuan”, “Tiffany’de Kahvaltı” ve “Amerikan Jigolo”nun izinden giden Çapkın, öyle ahım şahım bir yapıt değil, şaşırtmıyor, sürüklemiyor, sarsmıyor. Konu ilginizi çektiyse gidin, yoksa boş verin derim.


YAPILMIŞI VARDI ZATEN


Hollywood işi “The Experiment”, Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel’in 2001’de çektiği meşhur ve güzelim “Deney”in (Das Experiment) yeniden çevrimi, özetle. Her ne kadar Adrien Brody ve Forest Whitaker gibi Oscar’lı iki aktörü, mahkûmlar ve gardiyanlar içerikli kanlı deneyinin odağına oturtsa da, eski versiyonunun etkileyiciliğinden fersah fersah uzakta, bu yapım. Önerimiz, Almanya orijinli asıl filmin DVD’sini alıp, izlemeniz yönünde. Zaten yapılmışı var, üstelik tokat gibi bir film, kötü bir taklide şans tanımamak gerek.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Turizm, Ege’yi birleştiriyor



ALPER TURGUT

Turizm gelirinin ülkeler için önemi çok büyük, geçen yıl Türkiye’ye gelen 26 milyon turist, 21 milyar dolardan fazla bir para bıraktı. Vizelerin kaldırılmaya başlanması ile bu sayı ve ülke kasasına girecek para daha artacak, hiç kuşkusuz. Ancak aklımıza takılan bir soru var. Denizlerin ülkesi Türkiye’nin neden bir tane bile yolcu gemisi yok? Oysa işçilerin kanı pahasına gelişen tersanelerimizle övünürüz, ultra lüks yatlarından dev petrol tankerlerine dek her türlü deniz taşıtını inşa ederiz. Üstüne limanlarımıza uğrayan büyük yolcu gemilerinin haberlerini de okuruz. Umarız, gelecekte bizim de dünyanın dört bir yanına ulaşabilen yolcu gemilerimiz olur. Bu yıl yerli Cruise Holidays firması, bir ilke imza atarak dört aylığına Portekiz bayraklı kruvaziyer gemisi Ocean Majesty’i kiraladı ve bizim turistleri, vizesiz Yunanistan ve adalarına doğru taşımaya başladı. Komşuya ziyaretçi akını sürüyor, bu yolculuğa katılacak Türk turist sayısının bu yıl 20 bini, toplam kruvaziyer yolcusu sayısının ise 30 bini bulması bekleniyor.

Şu ana dek dokuz bin yolcuyu Ege’nin karşı kıyısına taşıyan Ocean Majesty’e biz de bindik, İzmir’den demir alıp, Selanik, Pire, Atina, Santorini, Mikonos hattında mekik dokuduk. Altı katlı gemide, çoğunluk 55 yaş üstü yolculara aitti, en mutlular ise havuzun başından ayrılmayan çocuklardı. Kumarhanesinden free shop alışverişine, sinemasından animasyon ekibinin gösterilerine dek yolculuk sırasında herkes kendine uygun bir meşgale buldu. Bizim İzmir’den tam 14 saat sonra gemi, küçük İzmir de denilen Selanik’e yanaştı. Elbette ilk durak, Atatürk’ün doğduğu ev, yüzlerce yolcu, gruplar halinde Türk başkonsolosluğunun bahçesindeki evi ziyaret etti, duygusal anlar yaşandığı bir gerçek. Beyaz Kule, Eski Türk mahallesinin üstündeki surlardan kente kuş bakışı, bir iki Osmanlı hamamı, caddelerinde göğüs dekoltesi ile podyuma çıkmış gibi yürüyen güzel kadınlar, ellerde milli içecek haline dönüşmüş buzlu kahve frappe. Selanik güzel bir kent, inci gibi dizilmiş balkonlu evleri ve görece sakinliğiyle ancak sanki bir şeyler eksik, ruhunda veya aromasında kayıplar yaşamış, yüz yıl öncesinin çok renkliliğinden eser kalmamış.




Gemi ertesi sabah Pire’ye yanaştı, Selanik’ten sonra ülkenin üçüncü büyük kenti Pire, beş milyonluk Atina’nın büyüyüp denize doğru meyletmesi nedeniyle başkentin limanı haline dönüşmüş. Adları değiştirilmiş olsa da Türk Koyu, Paşa Limanı hala halkın dilinden düşmemiş. Limandan iner inmez taksiciler etrafınızı sarıyor, taksimetre açtırırsanız 10 avro ile kurtarabilecekken pazarlık yaparsanız birkaç kat fazla ödemek zorunda kalabilirsiniz. Neden mi? Kendi aramızda Türkçe konuştuğumuzu duyan bir Yunanlı imdadımıza yetişti, ondan öğrendik. Ülkeyi yedi yıl inim inim inleten ünlü Albaylar Cuntası’na karşı (darbeciler, tüm ada evlerini, milliyetçilik rüzgarıyla mavi beyaza boyatmış ve farklı renkleri yasaklamıştır), Politeknik öğrencilerinin, 17 Kasım 1973’teki büyük direniş ve ayaklanmalarının ruhu, başkente hala hâkim. Komünist ve anarşistler, her an eylem yapmaya hazırlar, üstelik Atinalıların desteğini de almışlar. Atina’da gezecek yer çok, başta tüm kenti doruktan seyreden Akropol olmak üzere, eski Yunan medeniyetinin izleri bariz ortada. Arka sokaklara gittikçe ekonomik krizin yansımaları belli oluyor, Afrikalı göçmenler ve dilenciler hemen her yerdeler.

Sırada Santorini var. Bu katırları, eşekleri ve manzarasıyla meşhur volkanik ada, Hollywood ünlüleri George Clooney ile Angelina Jolie-Brad Pitt çiftinin kendilerine ev almasıyla adeta bir cazibe merkezine dönüşmüş durumda... Adanın en iyi fotoğraf veren noktası İa (Oia) köyü, konaklama fiyatlarının astronomik olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Tepelere ulaşım teleferik, farklı limanlardan kalkan otobüsler ve katırlarla sağlanıyor. Ülkemizde birçok kentin havalimanı yokken, ada da havaalanı var, işte turizme verilen önem burada başlıyor. Yunanlılar, İspanyol ve İtalyanlar gibi siestadan vazgeçemiyorlar, kendileri yatıyor, Arnavutlar, Filipinliler ve diğer milletlerden insanlar ucuz iş gücüyle hayatlarını idame ettirmeye çabalıyorlar. Akdenizlilerin boş vermişlik hali bu, gözden kaçmıyor. Santorini şarabıyla meşhur, bu tatlı beyaz şarap, turistler tarafından kapışılıyor. Volkanik kayaların rengine göre, beyaz, kırmızı ve siyah plajlar, seçmek size kalmış.

İzmir’den önce uğranılacak son ada, Mikonos. Eşcinsellerin uğrak noktası... Santorini kafa dinlemek için ideal, Mikonos ise tam tersi, salt eğlence diyenlere hitap ediyor. Ona günah adası diyorlar. Beş bin beş yüz kişi nüfuslu 85 kilometrelik bu çılgın ada, yazın 15 plajıyla on binlerce kişiyi ağırlıyor. Ancak şunu da belirtmek gerekiyor, bu adalar gerçekten pahalı, Türkiye’den akın var ama bunlar, maddi durumu iyi olanlar, paran yoksa zaten tatil nedir ki ve aslında hepimiz eşitiz değil mi?

Cumhuriyet Gazetesi Turizm Eki

25 Ekim 2009 Pazar

Diyarbakır sokaklarından film setine




Kürtçe çekilen bir film “Min Dît”, hem adı hem içeriği nedeniyle oldukça tartışıldı Altın Portakal’da. Beklenen ödülleri almadı belki ama çocuk oyuncularının Oscar’lık akranlarını aratmayan performansı büyük beğeni topladı. Şenay, Muhammed ve Suzan ilk başrollerinin ardından yeniden Diyarbakır sokaklarına ve yaşamlarına döndüler, geleceğe dair umutlarla...

ALPER TURGUT

Altın Portakal’ın en çok tartışılan, kimilerince karşı çıkılan ve kimilerince de ayakta alkışlanan yapımı “Min Dît” (Ben Gördüm) idi. Her üçü de 13 yaşında olan Şenay Orak (Gülistan), Muhammed Al (Fırat), Suzan Ilır’ın (Zelal), inanılmaz ölçüde üretken ve tam tekmil yürekten oyunculuklarına ise hiç kuşkusuz kimsenin edecek bir lafı yoktu. Çocuk oyuncular, yetişkinler kadar rol yapmayı beceremedikleri için haliyle yapmacıksız bir performans sergilerler. Saf ve duru, acıtan ve gülümseten, şaşırtıcı ve akılda kalıcı... Evet, dünyanın en yetenekli aktörü dahi, bir çocuk kadar hüzünlü bakamaz ve gözlerine asla bin anlam katamaz. Türkçe veya Kürtçe, hiç fark etmez, çocukların ruhlarında barınan, öncelikle basitin (asla sıradan değil) ve masumiyetin dilidir. İşte bu ortak dil, Şenay, Muhammed ve Suzan’ın, Hintli akranları sayesinde “Milyoner” (Slumdog Millionaire), sekizi Oscar olmak üzere toplamda yüz ödül kazandı. Brezilya’nın iliklerine dek yoksul favelalarından çıkan yeniyetmeler ise, “Tanrı Kent”i (Cidade de Deus), inadına çarpıcı ve sürükleyici bir destana çevirdiler.


Yönetmen Miraz Bezar, Min Dît’i “Diyarbakır’ın Çocukları”na adadı. Hal böyleyken “Kız Kardeşim”den (Mommo) bu yana gördüğüm en harika işe imza atan çocuk oyuncularla söyleşmemek olmazdı.





Şenay, adamakıllı düzgün cümleler kuruyor ve istisnasız herkesin bu filmi izlemesi gerektiğini söylüyor. Ancak bir şartı var; o da önceden kuşanılan eleştiri oklarının bir kenarı bırakılması... Hem onlar, hem de aileleri, Min Dît’i seyretmiş ve çok beğenmişler. Sadece Şenay’ın inşaat işçisi olan babası filmi izleyememiş, ailesine ekmek parası getirebilmek için Irak’ta çalışıyormuş. Unutmadan, Muhammed’in babası tütün doğrama işinde, Suzan babası da hayvan alım-satımı ile uğraşıyor. Ardından Diyarbakır’da çocuk olmanın zorluklarını anlatıyorlar teker teker, fakirlikten, işsizlikten, göçten ve çatışma ortamından söz ediyorlar. Birinin halası İzmir’e, diğerinin eniştesi Ankara’ya göç etmiş. İstanbul’da ve yurtdışında yaşayan akrabaları da sayarsak yerimiz yetmeyecek. Onlar, keşke diyorlar; kentimize birçok fabrika kurulsa, ailelerimiz işsiz kalmasa ve babalarımız Diyarbakır’dan hiç gitmese... Şenay’ın üç, Muhammed’in dört, Suzan’ın ise dokuz kardeşi var. Anne ve babalarının dilekleri ise ortak; sizler kati suretle okuyun ve bizim yaşadıklarımızı yaşamayın.


Sorum her çocuğa sorulabilecek cinsten, büyüyünce ne olacaksınız? Suzan avukat olmak istiyor, Muhammed ise oyunculuğa iyiden iyiye ısınmış, düşlerini aktörlük süslüyor. Ama yine de işini şansa bırakmak niyetinde değil. ‘Hadi bir filmde oynadın’, diyor, ‘ya sonrasında uzun bir müddet teklif gelmezse, aç ve açık kalabilirsin. Büyüdüğümde, anamın ve babamın eline bakmak istemem.’ Şenay ise çocuk doktoru, kalp-damar cerrahı veya avukat olmak istiyor. Gerekçeleri mi? Avukatlık; ezilenleri ve suçsuz yere cezaevlerine atılanları savunmak için... Kalp-damar cerrahı; kalp hastası olan babasına şifa vermek adına...





Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı tiyatro kursunda iki ay eğitim gören Muhammed ve Şenay, filmi için çocuk oyuncu arayan Miraz Bezar ile Urfa ve Mardin gezisinde tanışmışlar. Yolculuk sonunda Miraz, iki başrol oyuncusunu bulduğundan tereddütsüz emin olmuş. Suzan ile Miraz’ın tanışmaları ise resmen tesadüf eseri. ‘Bana verilen listede Suzan’ın adı vardı ancak telefon numarası değiştiğinden ona ulaşamıyordum. Filmde dede rolünü oynayacak kör bir ihtiyar aramak için mezarlığa gittim. Suzan, mezarlıkta su satıyordu ve birden tüm parıltısıyla karşıma çıkıverdi.'

Çocuklar, senaryolarını da alıp evlerine dağılmışlar. Aileler, evlatlarının tehlikenin kol gezdiği sokaklarda oynamaları yerine film setinde hünerlerini sergilemeleri konusunda hemfikir olmuşlar. Üstelik filmin Kürtçe çekileceğini öğrenen ebeveynlerin heyecanı bir kat artmış, sadece Muhammed'in babası bir şart koşmuş; 'Diyarbakır'ı kötüleyen bir filmde katiyen oynayamazsın, onun dışında kendini geliştirmen yerinde olur.'

Çocuklar evde Kürtçe, okulda ise Türkçe konuşuyorlar. Türkçe okuma ve yazmayı, okulda öğrenmişler. Muhammed, 'Diyarbakır şivesiyle konuşabildiğimiz bir Türkçe bu' diyor ve ekliyor; 'Okulda, Kürtçe öğrenmek isteyen öğretmenlerimiz var, sanırım kendi aramızda ne konuştuğumuzu bilmek istiyorlar.'

Miraz Bezar, Min Dît'in çekimleri sırasında çocukların okulunun devam ettiğini ve bu yüzden öğretmenlerinden izin aldıklarını söylüyor. Çocuklar zehir gibi olunca, çekimler de sanılanın aksine kolay geçmiş ve 'bana sadece yönlendirmek kaldı' diyen yönetmen, dört tekrarın ardından istediği sonucu alabilmiş. Filmde, anne ve babalarının katiliyle karşılaşan Gülistan ve Fırat karakterlerinin, neden farklı tepkiler verdiğini soruyorum. Miraz, kardeşlerin tepkisinin aslında Kürt toplumuyla benzer özellikler taşıdığını vurguluyor; 'Biri donuyor, çaresiz bir burukluk içinde kendini savunmasız hissediyor. O, hep içine atıyor ve günü gelince patlama kaçınılmaz oluyor. Diğeri ise tepki vermeyi, arayış içine girmeyi, mücadele etmeyi ve çözüm üretmeyi seçiyor.'

Son söz yine Miraz'ın; 'Çok şanslıyım. Çocuklar ve aileleriyle tanışma süreci keyifli ve öğreticiydi. İlişkimiz burada sonlanmayacak, çünkü onlarla kader birliği yaptık. Şimdi tek öncelikleri eğitimlerine devam etmek, ben de takipçileri olacağım.' Biz, Miraz Bezar ile vedalaşırken oturmaktan ziyadesiyle sıkılan çocuklar, soluğu, 'o, çok iyi bir amca ' dedikleri usta oyuncu Erol Günaydın'ın yanında alıyorlar.



Cumhuriyet Pazar Dergi / 25 Ekim 2009

27 Ağustos 2009 Perşembe

Politik sinema umut ve yıkımın harmanıdır





ALPER TURGUT

Politikanın tanıdık hoyratlığıyla sinema dilinin emsalsiz kıvraklığını tek potada eritmek her zaman mümkün değildir. “Siyasi sinema”, her an kaba bir propagandaya dönüşebilir, yakıcı ve yıkıcı bir hal alabilir. Kıssadan hisse; sanatsal ve kalıcı bir zarafeti inşa etmek anlaşılacağı üzere hayli zordur. Bir süre önce meslektaşım Zuhal Aytolun ile birlikte magazine yem olmamış yönetmen ve oyunculara “Türkiye’de ‘siyasi sinema’ ne durumda ve yeni kuşak sinemacılar simge isim Yılmaz Güney'i aşabildi mi?” sorularını yöneltmiştik. Kimi Güney’in çıtasının daha da yükseklere taşındığını, kimi gerilediğimizi, kimi yerimizde saydığımızı ve hatta kimileri de Türkiye’de siyasi sinema diye bir şeyin olmadığını söyledi.

Evet, 12 Eylül Darbesi’nin ardından çekilen bazı filimler ‘politik sinema’ açısından umut vericiydi ancak hep daha iyisinin, bir adım ilerisinin perdeye aktarılması beklendi. Siyasi sinema açısından konu sıkıntısı çekilmeyecek bir tarihe sahip ülkemizde neden yeterince cesur davranılmadığı tartışılıp durdu. Zihinlerimizde hep şu sorular asılı kalıyordu: “Türkiye’de politik içerikli filmler çekilebiliyor mu? Çekilenlere karşı ise gizli bir sansür mü uygulanmaya çalışılıyor?”

12 Eylül Darbesi ve devamında gelen acımasız cunta rejimi, toplumsal hayatı darmadağın edip apolitik kuşaklar yetişmesine neden oldu. Sanırım çoğumuz bu konuda aynı görüşü paylaşıyoruzdur. Fikir, düşün, yazın, sanat, kültür... Cunta karanlığı her ne varsa altını üstüne getirdi, yaktı, yıktı, yasakladı, sürgüne yolladı, sansürledi ve susturdu. Türk sineması da bu amansız fırtınanın ortasında kalakaldı, zaten aksini iddia etmek resmen safdillik olurdu. Tartışmak, eleştirmek, önermek, savunmak mümkün değilken özellikle siyasi sinemadan bahsetmenin hiç âlemi yoktu. O koşullarda politik sinema büyük bir düş idi ve baskıcı düzenin emriyle tozlu raflara kaldırıldı, ister istemez... Yaprak bile kımıldamayan yılların ardından aydınlık beyinli yeni nesil yönetmenler, tüm toplumsal gevşemeye ve yaratıcılıktan yoksun rehavete karşın kollarını sıvadılar. Yeniden silkiniş, ayağa kalkış ikliminde, siyasi film denemeleri de peşi sıra geldi.

Geleceğe umutla bakan, tartışma çeşitliliğinin arttığını savunan ve kendi deyimleriyle elini taşın altına koymaya hazırlananlar, yıllardır dayatılan zehirli apolitikleşme ilacının etkisinden kurtulduğumuzu öne sürüyorlar. Hepsinin ortak kanaati, el değmemiş nice olay ve kişinin bulunduğu bu ülkede konu sıkıntısı çekilmeyeceği yönünde... Demek ki, siyasi sinema adına adımlar atacak cesaret yavaş yerine geliyor. Ancak ve ne yazık ki; kafalarımız hala çok karışık... Dileriz ülkemiz her türden politik sinema yapacak denli özgürleşir ve toplum buna hazır olmayı öğrenir. (Örneğin İspanya'da siyasi filmler festivali yapılıyor)

Politik sinema demişken yelpazenin en geniş halini görmemiz gerekir. Ülkemizin hali ortada, peki dünya ne durumda? Son yıllarda çekilmiş filmleri baz alırsak; “Beşir’le Vals”, “Persepolis”, “Frost/Nixon”, “V for Vendetta”, “Fidel’in Yüzünden”, “50 Ölü Adam”, “Il Divo”, “Ateş ve Citroen”, “Aleksandra”, “Firaaq”, “Bakış Açısı”... Liste uzayıp gidiyor. Mübalağa edelim, sonsuz sayıda film diyelim. Beyazperdeyi politika sosuna bulayan bu filmleri görünce gerçek apaçık ortaya çıkıyor, dünyanın derdi biterse siyasi sinema da biter. Ama dert bitmek nedir bilmiyor, haliyle sinemacılar da derman arıyor.

Biraz eskilere gidelim. Costa Gavras’tan “Ölümsüz” ve “Kayıp” adlı unutulmaz klasikleri, Emile Zola’nın romanından devşirme pek meşhur “Tohum Yeşerince”, Fellini-Rossellini ortaklığında kotarılan “Roma, Açık Şehir”, Vsevolod Pudovkin’in Maksim Gorki’den uyarladığı “Ana”, Mark Semyonoviç Donskoy’dan Gorki’nin ünlü üçlemesi “Çocukluğum”, “Benim Üniversitelerim” ve “Ekmeğimi Kazanırken”… Sonra Elia Kazan’dan Viva Zapata, ardından tarihi kişiliklerden yola çıkan Spartaküs, JFF, Gandhi, Danton, Malcom X… Hitler’in son günlerini anlatan “Çöküş” (Der Untergang), bir itirafçının çarpıcı öyküsü “Kurt” (El Lobo), Japonların, Çinlilere yaptığı mezalimi dillendiren “Nanking Katliamı” konulu yapımlar, adedi bilinmeyen soykırım filmleri ve sinema tarihinin en çarpıcı seyirliklerinden “Gel ve Gör”... Sovyet sinemasından “Dünyayı Sarsan 10 Gün”, “Kronstadt’lıyız”, “St. Petersburg’un Sonu”... Siyasetin sol yüzü İngiliz usta Ken Loach’tan, “Carla’nın Şarkısı” ve “Özgürlük Rüzgarı”... İspanya İç Savaşı’nı masaya yatıran “Libertarias”, “Ülke ve Özgürlük ”, “Ana ve Kurtlar”… (Fırat Sayıcı arkadaşım bu filmleri geçen sayıda çok güzel anlattı, SİYAD üyeliği gerçekleşen meslektaşımı kutluyorum)

Bilcümle savaş filmlerini atlamayalım. Alanı daraltırsak ve misal Bosna Savaşı’na odaklanırsak, pek çok film ile karşılaşırız. Altın Ayı kazanan “Esma’nın Sırrı” ise belki de bunların en tazesi… Ya diğerleri; Milcho Manchevski'nin çemberin asla yuvarlak olmadığını 'kelimeler', 'yüzler' ve 'resimler' ile haykırdığı muhteşem başyapıtı Yağmurdan Önce (Before the Rain), Balkan sinemasının yüz akı ünlü Emir Kusturica'nın acıyla mizahı harmanladığı Yeraltı (Underground) ve sonrasında Bir Mucizedir Yaşamak (Zivot Je Cudo) adlı eserleri, Isabel Coixet'in (Goya ödüllerini toplayan) bir kadın şahsında savaşı resmettiği filmi Sözcüklerin Gizli Yaşamı (La Vida Secreta de las Palabras) ile Ahmed Imamovic'ten tabiri caizse 'ortaya karışık' ve kısmen absürd bir deneme Batıya Git (Go West)… Evet, bunlar ilk akla gelenler...

Unutulmamalı, siyaset hayatın her alanında ve istisnasız devinen her yanımızda... Politika umuttur bazen sımsıkı sarmalayan ve bazen de yıkımdır ne yazık ki... Ve gün olur, siyasetin beyazperdeye yansımasıyla (delibozuk propaganda filmleri değil asla) etkisi iç acıtan yapımlar kıt da olsa karşımıza çıkar. Aslında zordur siyasi sinema. Acıyı kurgulamak, kotarmak, yaranmak bela iştir... Özetle emperyalizmin, kapitalizmin, savaşın, işgalin, CIA'nın, işkencenin, tecavüzün ve her türlü melanetin başrolü kaptığı bu yapımlara parantezler açmayı sürdüreceğiz. Politik sinemaya –bu kulvar oldukça geniştir- ileriki aylarda devam ederiz, siyasi filmlerden vereceğimiz örneklerle dosyamızı şimdilik kapatalım. Not; Çıkış noktası politika olup, bir süre sonra raydan çıkanlar başka başka mecralara savrulan filmler de vardır. Siyasete uzak görünüp alt metinlerle en aşağılık ve ırkçı söylemlere sarılanlar da… Kışkırtmadan uzak sanata yakın filmler kuşkusuz önceliğimizdir.

Büyük bir öncü; Potemkin Zırhlısı

Efsanevi “Potemkin Zırhlısı” (Bronenosets Potyomkin / Battleship Potemkin) politik sinemanın, propaganda filmlerinin ve daha da ileri gidecek olursak modern sinemanın öncüsüdür. Lenin, ihtilalın ardından sinemayı devletleştirme kararı alır (1919) ve akabinde Devlet Yüksek Sinema Teknik Okulu’nu kurdurur. (1922). Stalin ise Lenin’in bıraktığı yerden devam eder. Büyük Ekim Devrimi’nin tüm sinemaseverlere hediyesi olan dahi yönetmen Sergei M. Eisenstein, adı geçen başyapıtı tam 84 yıl önce çekti. İşte Stalin’in direktifiyle kotarılan Potemkin Zırhlısı, 1905’te içten içe çürümekte olan çarlık rejimine karşı ayaklanan kahraman denizcilerin öyküsünü anlatır. Film, devrimci propagandayı (Bolşeviklerin ayaklanmanın 20. yıldönümüne saygı ve selam duruşudur) esas alır. O tarihte henüz 27 yaşında olan ve “Grev”den sonra ikinci filmini yönetmenin büyük heyecanını yaşayan Eisenstein, Potemkin Zırhlısı’nın senaryosunu Nina Agadjanova, Nikolay Aseyev ve Sergey Tretyakov ile ortaklaşa yazar. Eisenstein, filmin kolektif bir yapıma dönüşebilmesi için kimsenin öne çıkmasına izin vermez, tam da bu yüzden Potemkin Zırhlısı’nın başrol yerine binlerce gönüllü oyuncusu vardır. Yaratılmak istenen epik bir destandır ve Eisenstein bunu sinemada başaran ilk yönetmendir.

Pek çok otoriteye göre; teknik açıdan devrim niteliği -çağına göre- taşıyan Potemkin Zırhlısı, dünyanın en iyi filmidir. Kimi sinemacılar ise Potemkin Zırhlısı ile ondan 16 yıl sonra çevrilen “Yurttaş Kane”i (Citizen Kane / Orson Welles) önemlilik ve ölümsüzlük konusunda yarıştırırlar. Sinema derslerinde de bu “öncü”yü irdelemek mutlak bir zorunluluk gibidir. Potemkin Zırhlısı ne yazık ki; Hitler’in sağ kolu, Nazi’lerin Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Paul Joseph Goebbels’i de derinden etkilemiştir; “Eşi benzeri olmayan şaheser. Bu filmi izleyen insan bir Bolşevik olabilir.” Filmin ana eksenini tamamlayan beş parça şunlardır; “İnsanlar ve solucanlar”, “Limandaki drama”, “Ölümün çekişi”, “Odessa merdivenleri” ve “Filoyla randevu”... Özellikle Odessa merdivenlerinde yaşanan katliam bölümü, sinema tarihinin unutulmazları arasına adını çoktan yazdırmıştır. Ve hatta birçok yönetmen hala ünlü merdiven sahnesine göndermeler yapıp durur. Potemkin Zırhlısı, öte yandan şanssız da bir filmdi. Rusya dâhil pek çok ülkede yasaklandı, sansüre uğradı. Ve bundan beş yıl önce film, hummalı bir çalışmayla yeniden yapılandırıldı.

Eisenstein’in bir diğer politik filmi de, Amerikalı gazeteci John Reed’in, “Dünyayı Sarsan On Gün, adlı ünlü romanından uyarlanan “Ekim” idi. “Yaşasın Meksika” ise Eisenstein'ın “bitmemiş başyapıt”ıdır

Evlatların için ağla ey Arjantin

“Resmi Tarih” (La Historia Oficial), siyasi sinemanın doruklarından... Naif, akılda kalıcı, sarsıcı ve kan dondurucu... .

Cuntalar, Güney Amerika’nın makûs talihi gibidir (ülkemizin kaderi de benzer özellikler taşımaz mı?) ve bu kahredici ve bildik gerçek, hiç kuşkusuz ki; ötelenemeyen tüm acıların, tarifsiz yaraların ve kayıp ruhların yegâne sorumlusudur. Şili cehenneminde yitirilen insanlığın ortak değerleri Salvador Allende ve Victor Jara’ya birer selam çakalım ve asıl konumuz olan Arjantin Cuntası için ayrı bir paragraf açalım. Tarih 24 Mart 1976... Köşe başlarını tutan postallar, bütün renkleri boğan üniformalar ve caddelere kan ağlatan tank paletleri... Hain General Jorge Videla komutasındaki CIA güdümlü ordu, Başbakan İsabel Peron’u devirdi. Bilmeyenlere hatırlatalım; İsabel Peron, en ünlü Arjantinli Juan Domingo Peron’un üçüncü eşidir. İki kez başkanlık yapan eski asker Peron, bir dönem sekreterliğini de üstlenen İsabel ile efsanevi Evita’nın “Eva Peron” hayata erken vedasının ardından evlenmiştir. Madonna, Joan Baez, Sinead O’Connor ve Olivia Newton-John’un seslendirdiği Evita ağıtı “Don’t Cry For Me Argentina” (Benim İçin Ağlama Arjantin) unutulabilir mi?

Darbenin ardından Arjantin genelinde 650 tutuklama merkezi oluşturulur ve 30 bin kişi yaratılan bu hayâsız kan gölünde katledilir. Askeri yönetim, muhalif bellediklerini, sonsuz işkencelerin ardından kargo uçakları ve helikoptere bindirir ve sonra ayaklarına ağırlık bağlayıp -diri veya ölü fark etmez- okyanusa atar. Bizim Cumartesi Anneleri’nin gözyaşlarıyla izlediği Arjantin orijinli politik film “Olimpo Garajı” (Garage Olimpo / 1999) son soluğunu azgın dalgalara bırakanları anlatır. Benzer bir canavarlığın yaşandığı Şili’de suya atılan ve cesedi kıyıya vuran genç ve idealist bir kadın öğretmen için de bir türkü yakılır; “O, denizden geldi”... Darbecilerin, gaddarlıkları bitecek gibi değildir; hamile kadınları işkencede öldürüp, 500’ü aşkın bebeği evlatlık olarak dağıtırlar. Uzun yıllar sonra bu çocuklardan sadece 80 kadarı gerçek aileleri tarafından bulunabildiler. İşte tam da bu yüzden diyoruz ki; sen, yine de metanetini bir kenara bırakma ancak hiç değilse bir kez olsun, en asil evlatların için ağla ey Arjantin.

Gelelim filmimize; Tarih öğretmeni Alicia, ABD’li şirketlere danışmanlık yapan hukukçu kocası Roberto ve beş yaşındaki evlatlık kızları Gaby ile huzur, güven ve zenginlik içerisinde yaşamaktadır. Arjantin darbenin etkisinden gün be sıyrılmaktadır ve Alicia’nın korunaklı ve sırtını gerçeklere döndüğü dünyası da yıkılmak üzeredir. Resmi Tarih, Arjantinli yönetmen Luis Puenzo tarafından 1985 yılında çekildi. Siyasi filmler kategorisinden kısa bir sürede kült filmler listesine girebilen bir etkileyicilik, sanatsal bir işçilik ve yetkinliğe sahip bu yapıt, en iyi yabancı film Oscar’ı dâhil 22 ödül kazandı. Filmin başrollerini Norma Aleandro, Héctor Alterio, Chunchuna Villafañe ve Hugo Arana üstleniyorlar. Yıllar önce Türkiye’de de vizyona giren ve bu sene 12. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde gösterilen Resmi Tarih’i sakın kaçırmayın (DVD’si Digital Kültür tarafından satılıyor)...

Tutkulu bir kadın aşksız da yaşayamazdı


“Rosa Luxemburg” (Die Geduld der Rosa Luxemburg) ise devrim hareketinin kuramcısı ve önderi bir büyük kadının öyküsünü resmeden şiir gibi bir seyirlik. Rosa Luxemburg, eski Çekoslovakya ve Batı Almanya ortak yapımı, 1986 tarihli bilcümle vurucu ve takdire şayan bir eser. Filmin yönetmeni ve senaristi Margarethe von Trotta... Başrolleri sırtlayanlar ise Barbara Sukowa, Daniel Olbrychski ve Otto Sander... 2007’de gerçekleştirilen 2.Uluslararası İşçi Filmleri Festivali’nde gösterilen bu güzide yapıtın, DVD’sini almanızı hararetle öneririm.

Büyük şair Ahmed Arif’in “Suskun” adlı şiirinde selamladığı “Cihanın ilk umudu, ilk sevgilisi ve ilk gerillası Spartaküs”ün” iki bin yıl sonraki takipçisidir Rosa Luxemburg... Spartaküs Birliği’ni birlikte kurduğu ve aynı kaderi paylaştığı yoldaşı ise Karl Liebknecht’dir.

Polonya’da doğan, genç yaşında teorisyenliğe soyunan ve ardından evlenip Almanya’ya yerleşen “Kızıl Rosa”, her zaman bıçak sırtında yürüdü, cezaevlerine düşmek ve yakasını bırakmayan hastalıklar dahi onu yolundan alıkoyamadı. Clara Zetkin, August Bebel, Karl Kautsky ve daha niceleriyle ya dostluk kurdu ya da karşılarına dikildi. Lenin de, zaman zaman ters düştüğü Rosa için - her şeye rağmen - “O, bir kartaldı ve kartal kalacaktır” demiştir. Leo Jogies, Kostja Zetkin, Paul Levi, Hans Diefenbach... O, aşksız da yaşayamadı. Tam 90 yıl önce katledilen kadın, emek, özgürlük ve sosyalizm hareketinin büyük lideri Rosa Luxemburg’u (1871 – 1919), saygıyla anıyoruz.

Provoke edici bir seyirlik

“Açlık” (Hunger), zorlayıcı olduğu oranda sarsıcı, etkileyici, provoke edici ve akılda kalıcı bir seyirlik... İngiliz işgaline karşı Kuzey İrlanda’nın mazlum halkının onurlu ayaklanması ve devamında bu isyanı simgeleyen gencecik Bobby Sands’in açlık greviyle sonlanan destansı öyküsü...

Açlık’ı, 40 yaşındaki siyahî İngiliz yönetmen Steve McQueen (tam 29 yıl önce 50 yaşında hayatını kaybeden efsanevi aktörle alakası yok, sadece isim benzerliği) çekti. Filmin senaryosu Steve McQueen ve Enda Walsh’e ait. Açlık’ın başrolünde, babası Alman, annesi ise Kuzey İrlandalı olan yetenekli aktör Michael Fassbender var. Açlık’ta canlandırdığı Bobby Sands ile mükemmel bir iş çıkaran Fassbender’i sinemaseverler, “300” ve “Angel” adlı yapımlardan hatırlayabilirler. Yıldızı giderek parlayan Fassbender’i yakında Quentin Tarantino’nun son filmi “Inglourious Basterds”da izleyeceğiz. Filmin diğer önemli rollerini ise Liam Cunningham, Stuart Graham, Helena Bereen ve Larry Cowan üstlenmişler. Açlık, Cannes’da en iyi ilk filmin karşılığı olarak “Altın Kamera”yı kazandı ve çeşitli festivallerden 28 ödülle döndü.

“Açlık grevi eyleminde yaşamını yitiren İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) önderi ve İngiliz parlamentosu milletvekili Bobby Sands’ın son günlerini kurgulayan yapım, gıdasını politikadan alsa da kendisine bildik siyasi filmlerden ayrı duran bir kulvar seçmiş. İşkenceci sadist gardiyanlara ve zulme uğrayan siyasi mahkûmlara eşit oranda yaklaştığı için suçlanılabileceği ince bir çizgide yürüyen film, gerçeklik ve enformasyon kaygısı da taşımıyor. Sinema tarihine geçmeye aday 18 dakikalık kesintisiz bir plan, işkence sahneleri, duvarları bokla sıvanan hücreler, anüs kontrolü, eriyen bedenler, İngiliz hükümetinin “Demir Leydi” lakaplı Başbakanı Margaret Thatcher'ın metalik sesi... Açlık’ın hazmı zor ve yarattığı etki sersemletici... Tek kelimeyle; kışkırtıcı... Sands ve yoldaşları, 1996 Eylül’ünde ülkemizde gösterime giren “O da Bir Ana”dan (Some Mother’s Son) yaklaşık 13 yıl sonra tekrar aramızdalar. O da bir Ana (Oscar’lı yıldız Helen Mirren ve İrlandalı muhteşem aktris Fionnula Flanagan’ın büyüleyici oyunculukları unutulmazdı), işgal altında sokakları tutuşan ve yüreği içerdekilerle bir atan Kuzey İrlanda’yı anlatıyordu, Açlık ise neredeyse diyalogsuz bir şekilde korkuyu, yalnızlığı, özveriyi, nefreti ve büyük inancı resmetmeyi deniyor.

Basiretsiz bir örnek; “Bir Terör Filmi: Der Baader Meinhof”

“Bir Terör Filmi: Der Baader Meinhof” (Der Baader Meinhof Komplex), sol gösterip sağ vuran bir film. Ve tüm görsel cazibesine inat, senaryosu ve inandırıcılığı yerlerde sürünüyor. Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF), Almanya'nın yakın tarihini (1967–1977') sarsan ve silahlı eylemi devrim yürüyüşünün pusulası ve rotası belleyen bir örgütlenmedir. Bolivya’da Che, Vietnam’da Ho Amca, “kaldırım taşlarının altında kumsal var” diyen Parisli öğrenciler ve ABD’li çiçek çocuklar... Dünya siyasetle yatıp kalkmakta, gençlik sosyalizm düşü kurmakta, sokakların ruhu mutlu yarınlara inanmaktadır.

Filmimize gelecek olursak; İran’ın son şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve onun güzelliği dillere destan üçüncü eşi Farah Diba’nın 2 Haziran 1967’deki Almanya ziyaretini protesto eden gençler, polis şiddetine (İstanbul polisine gönderme yapıp orantısız güç mü desek?) maruz kalırlar. Sonra RAF’ın ilk çekirdek kadrosu; Andreas Baader, Ulrike Meinhof, Gudrun Ensslin, Astrid Proll, Holger Meins, Jan Carl Raspe, Irmgard Möller ve diğerleri ortaya çıkar. Federal Cinayet Dairesi Başkanı sinsi ve becerikli Horst Herold ise peşlerine düşmekte gecikmez.

Öncelikle söylememiz gereken yönetmen Uli Edel'in devlet ideolojisinden yana taraf tutan bu filminin (Alman basını, onlara ‘çete’ demişti, Edel ise, serseri, sefil ve salaklardan oluşan vahşiler çetesini daha uygun görmüş sanırım) gösterime girdiği her ülkede tartışma yaratmasıdır. Andreas Baader, katıksız bir kadın düşmanı yani bildiğiniz yarım akıllı bir maço ve sürekli öfke nöbeti içerisinde... Siyasi bir önderden ziyade mahallenin delisine dönüştürülmüş. Gazeteci ve iyi bir hatip olan Ulrike Meinhof, ikircikli davranan sorunlu bir ev kadını kılığında... Edel’e göre o, resmen saftorik ve sıradan bir maceracı... Örgütün kendini geri planda tutan teorisyeni Gudrun Ensslin ise –sıkı durun- teşhirci bir top modele çevrilmiş. İkinci kuşak RAF’çılardan Brigitte Mohnhaupt ve Christian Klar ise devrimcilikle alakası olmayan ve kafaları asla basmayan tipler vasıtasıyla cezalandırılmış.

Eleştirilerimiz bitti mi? Ne gezer... Yoldaşına, “cezaevinde altı yıl erkeksiz kaldım, hadi sevişelim” diyen devrimci bir kadın militan. İçini boşalt, karikatürize et, kullanabildiğin kadar kullan ve at... İşte al sana yeniçağın ikon kültürü... Uzlaşmacılar, hinoğlu hinler, hainler, dönekler, yaptığı eylemi savunamayanlar... Çıplaklar kampı sevdalısı, rock yıldızı özentisi ve marka düşkünü eylemcilerin, bir tek “ille de birey, birey, birey” diye bağırmadıkları kalmış. Onları büyük büyük laflar eden küçük insanlar olarak betimlemek, filmin inandırıcılığını hepten silip götürmüş. Yönetmenin öfkesi o denli yaman ki; RAF üyelerini eğiten Filistinli direnişçiler de “hödük” mertebesindeler... İnançlarından kati suretle ödün vermeyenler ise filmimize göre toplu şekilde intihar ediyorlar. Yazık ve el insaf be!

Başrollerini Martina Gedeck, Moritz Bleibtreu, Johanna Wokalek ve Bruno Ganz’ın paylaştığı Bir Terör Filmi: Der Baader Meinhof, bugüne dek çekilmiş en pahalı Alman filmiymiş. Protesto gösterileri, ABD’yi hedef alan kanlı bombalamalar ve 10 dakikada üç banka soygunu... Tamam, görsellik 10 numara ancak film sırıtıyor ve ortaya halkın gerçek düşmanı RAF'tır gibi bir ucubelik çıkıyor.




27 Haziran 2009 Cumartesi

AŞK DOĞUDAN YÜKSELİYOR



Uzakdoğu Sineması, kâh bizim Yeşilçam’dan tatlar barındıran yapımlarla karşımıza çıkıyor, kâh Hollywood’un ağzını sulandıran filmlere imza atıyor. Onlar, aşkın gölgesinden hiç ayrılmıyorlar ve büyük bir tutkuyla sinemanın dilini yeniden kurguluyorlar. Boş yere demiyoruz; aşk çoktandır doğudan yükseliyor.

ALPER TURGUT

Uzakdoğu Sineması’nı sevmemin asıl nedeni, sevdaya dair bitmeyen arzu ve ısrarından kaynaklanıyor. Onlar, sevi öyküleri adına yola düşmekten asla çekinmiyorlar. Belki de, aşk gerçekten güneşe benziyordur ve bu yüzden doğudan yükseliyordur. Kim bilir... Uzakdoğu Sineması bazen Yeşilçam’ın çocuksu saflığını hatırlatıyor, bazen de dozunu ayarlayamadıkları -mümkün mertebe abartıya kaçan- romantizm yüzünden iyiden iyiye sakarlaşıyorlar. Ancak bu eğreti durmuyor, mutlak suretle sıcak ve samimi bir hava yaratıyor. Tüm bunların yanı sıra Güney Kore, Çin ve Japonya’nın özgün senaryolarla adamakıllı şiirleşen başyapıt muadili filmleri de var. Aşk, paylaşma, vicdan ve umuttur. Ve ille de tutku... Uzakdoğu’dan araklamaya bayılan üretme aczi içerisindeki Hollywood, seneler önce ruhunu yitirdiği için kesinlikle tutkuyu anlayamıyor ve yaratmaya muktedir olamıyor. “Aşkın gelişi, aklın gidişidir” demiş Antoine Bret... E yani haksız mı adam? Aşk acısı insanı büyütür, aşılmaz dağlar bile aşılır, saraylar, saltanatlar yıkılır. Gerçekten merak ediyorum. Şu dünyada aşktan daha büyük ve daha baştan çıkartıcı bir delilik var mıdır?


Peki, tüm zamanların en iyi aşk filmleri hangileri? Mesela, Amerikan Film Enstitüsü üyelerinin böyle bir listesi var. Onlar, başa Kazablanka'yı oturtmuşlar, ikinci sıraya Rüzgâr Gibi Geçti’yi almışlar, üçüncülüğe ise Batı Yakasının Hikâyesi’ni layık görmüşler.

Şimdi diyeceksiniz ki; bizim favorilerimiz bunlardan hiçbiri değil. Atıyorum, 57 yıllık romantik komedi Roma Tatili, size daha yakın geliyor. Hayır, belki de siz; Doktor Jivago, Şehir Işıkları (City Lights), Aşk Hikâyesi (Love Story), Bulunduğumuz Yol (The Way We Were) ve Şahane Hayat‘ı (It's A Wonderful Life) çok seviyorsunuz. Seçeneklerimiz bitti mi? Ne gezer... Adeta bereket fışkırıyor, makaradan... Sinema tarihinin en sağlam gişesini yapan Titanik, sonra Özel Bir Kadın (Pretty Woman), Melekler Şehri (City of Angels), Aşk Engel Tanımaz (Notting Hill), Hayalet (Ghost), Sen Uyurken (While You Were Sleeping), İngiliz Hasta (Englısh Patient), Amelie (Le fabuleux destin d'Amélie Poulain), Cesaretin var mı Aşka? (Jeux D'enfants), Not Defteri (Notebook), New York'ta Sonbahar (Autumn In New York), Kasım’da Aşk Başkadır (Sweet November) ve tabii ki bizim fenomenimiz Selvi Boylum Al Yazmalım... Unutmayın, beyazperdenin, nabza göre şerbet vermekte üstüne yoktur.

Gel gelelim benim sevmekten vazgeçemediklerime... Aşk Üzerine Kısa Bir Film (Krótki Film o Milosci), Kutup Çizgisi Âşıkları (Los amantes del Círculo Polar), Daha Yaklaş (Closer), Annie Hall, Harry Sally İle Tanışınca (When Harry Met Sally), Sensiz Olmaz (High Fidelity), Sil Baştan (Eternal Sunshine of the Spotless Mind), Gün Doğmadan (Before Sunrise), Gün Batmadan (Before Sunset) ve Yağmurdan Önce (Before the Rain)... Şimdilik bu kadar... Çünkü devam ettikçe hem toparlayamayacağız hem de asıl konuya hiç giremeyeceğiz.

KOPYACI HOLLYWOOD

Başta da söyledik, son yıllarda aşkın tarifi artık Uzakdoğu’dan geliyor. Ve senaryo kabızlığı çeken (üstelik senaristler greve gidiyorlar, önce üret sonra ücret iste be birader) kopyacı Hollywood, yeniden çevrimlerle uğraşadursun, taklitler ancak asıllarını yaşatıyor. Benzer bir kısırlık, Avrupa Sinemasını da sarmış durumda... Nerede o eski güzelim İtalyan, Fransız, İngiliz ve Alman filmleri... Numune mahiyetindeki tek tük iyi yapımların ise zevahiri kurtarmaktan başka bir anlamı yok. Üç beş cıvık şarkı biraz da danstan bozma kıvırtmayla kotarılan uyduruk ve gayet yerel filmlerin cenneti Hindistan Sineması (Bollywood bu serzeniş sanadır) ise ancak ayrı bir yazının konusu olabilir.

Benim gibi bir sinemaseveri, uzun bir süredir romantizm adına mutlu kılan tek şey Uzakdoğu Sineması... Önceliğimi özgün metinlerine ve detay zenginliğine şapka çıkardığım Güney Kore’ye veriyorum. Ne yazık ki; 7. Sanat’ı en can alıcı renkleriyle boyamaya çabalayan Çin, aşk denilen dünyanın en ağır yükünü birkaç üstün yetenekli rejisörün sırtına yıktığı için benim açımdan Kore’den sonra geliyor. Her ne kadar arabeske savrulup, “sulugöz” bir sinemaya kapılarını aralasa da Japon Sineması’nı da dikkate değer buluyorum.

Simgelerin ve ışığın benzersiz kullanımı, eşsiz müzik seçimleri, müthiş detaylar, etkileyici fotoğraf kareleri, kameraya ve oyunculara tam hâkimiyet, her mevsime bir renk bahşeden görsel bir zirve ve dahası... Akıcı ve heyecan verici... Tek kelimeyle ritüel... İşte bir kısmı Hollywood’un da ilgisine mazhar olan gözde Uzakdoğulu yönetmenlerim şunlar; Kim Ki-duk, Jae-young Kwak, Chan-wook Park, Hyun-seung Lee, Wong Kar-Wai, Yimou Zhang, Ang Lee, Takeshi Kitano, John Woo...

MENAJER OLSAM PEŞLERİNE DÜŞERDİM

Bütün “çekik gözlüler” birbirine benzer... O zaman Efsanevi Bruce Lee ile İhtiyar Delikanlı (Oldboy) Min-sik Choi’nin ikiz olduklarını da iddia edebiliriz. Ne denli mesnetsiz ve mantıksız bir lakırdı... Sadece bakmayıp, görmeyi denerseniz, tüm ayrıntılar belirginleşecek. Adım gibi eminim. Menajer olsam peşlerine düşerdim, yönetmen olsam kesinlikle filmimde oynamalarını isterdim dediğim aktör ve aktrisler var sırada... Senin yüzünden sigarayı bırakma niyetim yok diye haykırdığım bay yetenek Tony Leung Chiu Wai, baş döndüren güzel Ziyi Zhang, Ziyi ile yarışabilecek yegâne dilber Gianna Jun, tecrübe, şefkat ve sadakat ile resmedebileceğimiz Maggie Cheung, yüzünü hep aşina bellediğimiz Andy Lau, dövüş sanatlarının büyük ustası Jet Li, hüzün ve anlayışa karşılık gelen Michelle Yeoh, Hollywood’un da ilgisini çekmekte gecikmeyen ağır ağabey Yun-Fat Chow ve bir erkeğin zarafetini simgeleyen Takeshi Kaneshiro...

GÜNEY KORE

Nevi şahsına münhasır filmler üreten Güney Koreli Kim Ki-duk’un Boş Ev’ini (Bin-jip) izleyip de etkilenmemek mümkün müdür? Kıskançlığın mübalağa boyutunu çoktan geçtiği Zaman (Shi gan) ise hiç kuşkusuz farklı bir deneyimdir. Ya kocasını intihar meraklısı bir idam mahkûmuyla aldatan sıradan ve mutsuz bir kadının öyküsünü dillendiren Nefes (Soom)... Kim Ki-duk, her türlü övgüyü hak ediyor.

Türkçesi Hırçın Kız’a karşılık gelen ve kısaca tesadüfler silsilesi diyeceğimiz “Yeopgijeogin Geunyeo”... İlk yarı, ikinci yarı ve uzatmalar... Maç keyif veren eğlencelik bir komedi formatında tamamlanır ancak uzatmalar, sizi köşeye yatırmayı başarır. Komedi drama dönüşür, duygular yoğunlaşır ve kazanan romantizmdir. Yönetmen Jae-young Kwak’ın bir sonraki filmi Klasik (Keulraesik) ise hala seyredememiş olanları, elde mendil bekliyor.

Chan-wook Park’tan İhtiyar Delikanlı (Oldboy) ve Ben Bir Robotum Ama Sorun Değil (Saibogujiman kwenchana)... Her iki yapım için de söylenmesi gereken sanırım; tam tekmil deliliktir.

Hyun-seung Lee'den Deniz (Il Mare - Siworae)... Deniz, gerçeküstü bir öyküyü kuşanan sağlam bir seyirlik... ABD’liler onu da kopyaladılar ancak orijinalinin aurasını yakalayamadılar.

Geçtiğimiz günlerde izleme fırsatı bulduğum Bir Zamanlar Lisede (Maljukgeori janhoksa) ise öncelikle gençlere dair sinema yapmaya çalışan ülkemiz yönetmenlerine sesleniyor. Sizin filmleriniz neden saçma sapan belki böylelikle idrak da edersiniz.

ÇİN

Çin'in tüm dünyaya hediyesidir Wong Kar-Wai... Onun, Mutlu Beraberlik (Chun gwong cha sit), Aşkın Zaman'ı (Fa yeung nin wa) ve 2046 adlı filmlerini seyretmek her gerçek sinemasever için mutlak zorunluluktur. Yani özetle; aşkın kusursuzluğa yakın bir şekilde nasıl betimlendiğini merak ediyorsanız, kaçırmamalısınız.

Son olimpiyatların görsel bir şölene dönüşmesinin tek müsebbibi olan Yimou Zhang ise hız kesmek nedir bilmiyor, Kahraman (Ying xiong), Parlayan Hançerler (Shi mian mai fu) ve Altın Çiçeğin Laneti (Man cheng jin dai huang jin jia) ile aşkı destanlaştırma faaliyetlerini tam gaz sürdürüyor.

Tayvan asıllı Ang Lee'den Kaplan ve Ejderha (Wo hu cang long) ile Dikkat, Şehvet (Se, jie)... İntikam, ihtiras, arzu, ihanet, fedakârlık ve yalın bir erotizm... Tüm duyguların kesiştiği tek nokta ise elbette aşk...

Aksiyon-macera filmlerinin büyük dehası Hong Kong’lu John Woo, en son bir milyon kişinin çarpıştığı tarihin en kanlı savaşlarından Red Cliff’i (Chi Bi) çekti. Bizim Baltacı Mehmed Paşa ile Deli Petro’nun eşi Rus Çariçesi 1. Katerina’nın tarihi ve pek muzip öyküsünü bilmeyen yoktur. Üç Krallık döneminin Çin’inde yaşananların da benzer özellikler taşımasını niye şaşırtıcı bulmuyorum. Çünkü erkekler, vatan için özgürlük için ama en çok da kadınlar için savaşırlar. Neyse sadede gelelim. Red Cliff, güzel ve büyüleyici bir masal. İzlemesi zevkli, set süreci yorucu, zahmetli ve zorlu… 80 milyon dolar harcanan Red Cliff, şimdilik Asya'nın en pahalı filmi...

JAPONYA


Günümüz Japonya Sineması’nın en büyük yıldızı Takeshi Kitano'dur. Onun yönetiminde hayat bulan Bebekler (Dolls) de aşkın görsellikle bütünleşen gösterişli ama saf hali gibidir. Bebekler, sevdaya ruhunu katar, özverinin önemini sağır kulaklara fısıldar.


Eski Yeşilçam filmlerini hatırlatan ve arabesk bir sos barındıran bir seyirlik; Dünyanın Orta Yerinde Aşk İçin Ağlıyorum (Sekai no chûshin de, ai o sakebu)... Filmin adından da anlaşılacağı üzere, aşk iri tuzlu gözyaşlarıyla simgelenir, ama Mevla olan yanakları ıslatanı değil direk kalbe akanıdır. Bunu sadece ve sadece o büyük acıyı göğüslemeyi deneyenler bilirler.


Bu yazı Cinedergi'nin Temmuz 2009 sayısında yayınlandı...

6 Haziran 2009 Cumartesi

Bu koşullarda asla dizi çekmeyeceğim





ALPER TURGUT

Gayet yetenekli, üstelik başarılı ve arı gibi çalışkan bir adam... Yönetmen ve müzisyen Selim Demirdelen’den bahsediyoruz. Klipten diziye, filmden reklama... Onun üretim yelpazesi anlaşılacağı üzere hayli geniş... Geçtiğimiz günlerde “Dut Ağacı” adlı albümünü müzikseverlerle paylaşan Demirdelen, bugüne dek 200’ün üzerinde reklam filmiyle, 100’ü aşkın reklam müziğine de imzasını attı. Reyting dünyasında yer almak istemeyen ve TV dizisi çekmeyeceğini söyleyen Demirdelen, reklam yönetmenliğini ise sinema ve müziğe yatırım yapabilmek için sürdürdüğünü vurguluyor. Selim Demirdelen’in tek amacıysa reklam estetiği ile sinema dilini kaynaştırıp gerçeklik duygusundan kopmayan kaliteli ve samimi projelere hayat verebilmek.


—“Dut Ağacı” albümü nasıl oluştu, tarzı nedir ve kimlerle çalıştınız?

Bu albümü yapma fikri, aslında 20 yıl evvel zihnimde oluşmuştu, beş, altı sene önce de harekete geçtim. Sonra bilgisayar çöktü, ne varsa uçup gitti. En nihayetinde bitsin artık dedik ve süreci hızlandırdık. Albümün belli bir tarzı yok, para kazanmak için de yapılmadı. Dut Ağacı’na benim için çok değerli olan insanlar katkı sağladılar. Enstrümanları, sesleri ve sözleriyle... Albümdeki 10 şarkıyı, Levent Yüksel (üç), Aylin Aslım (iki), Koray Candemir, Özge Fışkın, Melis Danismend, Sezgi Olgaç ve Adile Yadırgı yorumladı. Şarkı sözlerinin ikisini ben yazdım diğerleri ise Neşe Şen, Ümit Ünal, Ete Kurttekin, Ömer Hayyam ve Nazım Hikmet‘e ait. Dut Ağacı, tam manasıyla müziğe gönül verenlerin albümü oldu.

Albümdeki şarkılara klip çekmeyi düşünüyor musunuz?

Evet, 10 parçaya 10 klip çekilecek. Ancak kendim çekmek yerine, büyük kentlerin dışındaki okullarda okuyan sinema öğrencileri klipleri yönetsin istiyorum. Kültür Üniversitesi’nde sinema dersleri veriyorum ve görüyorum ki; gelecek adına umudumu tazeleyen nice yetenek yetişiyor. Ayrıca bu yıl jürilik yaptığım kısa film yarışmalarında, gençlerin çok iyi işler çıkardığını gördüm. Hatta aralarında bir yönetmen olarak kıskandığım filmler bile vardı.

—“Bıçak Sırtı” adlı hemen hemen herkesin beğendiği bir diziyi yönettiniz. Gelecekte de TV dizisi projelerinde yer alacak mısınız?

Dizi çekerken hiçbir şeye vakit kalmıyor ki... Ve en önemlisi ben reytingi değil, kaliteyi önemsiyorum. Sinema estetiği ve gerçeklik duygusunu da... Ve ortaya çıkardığınız iş, öncelikle doğru, dürüst ve samimi olmalı... Sektördeki mevcut koşullar değişmediği sürece TV dizisi çekmeyeceğim. Türkiye’de yılda 80 dizi çekiliyor, sormak lazım acaba o kadar yönetmen ve görüntü yönetmeni var mı? Üçüncü asistan bir bakmışsınız ki; ertesi yıl bir dizinin yönetmeni olmuş. Amaç salt para kazanmak ise zaten reklam çekiyorum. Reklamdan kazandığımı da müziğe ve sinemaya yatırırım, olur, biter. Bıçak Sırtı projesi bana gelmeden önce dizi çekmeyi düşünmüyordum. Ama çok büyük oyuncular ve mükemmel bir ekip ile çalışmak istedim. Benim için iyi bir deneyim oldu. Tek sezonda 30 bölüm çektiysek, 70, 75 dakikadan hesaplarsanız, neredeyse 30 tane uzun metrajlı film eder. Bıçak Sırtı’nın senaristleri insaflıydı, bir bölümü 65 sayfada bitiriyorlardı. 120 dakikalık dizilerin varlığı hepimizin malumu...

—Müzik sevdasına ne zaman yakalandınız?

1969 yılında Almanya’da (Stuttgart) doğdum. Ben 10 yaşındayken Türkiye’ye döndük. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken arkadaşlarla birlikte rock grubu Seth’i (Eski Mısır Medeniyeti’nin kötücül tanrısı) kurduk. Grubun üyeleri arasında benim dışımda Alpay Salt
, Ete Kurttekin, Cenk Öz, Cumhur Erkut, Memet Güzelbeyoğlu ve Mert Kesler vardı. Gruptaki arkadaşlarımın bir kısmı müziğe profesyonel olarak devam ediyorlar. Müzik liseden sonra da hayatımdan çıkmadı. Aslına bakarsanız reklam sektörüne de ses teknisyeni olarak girdim. Ardından 2002 yılında ilk kişisel albümüm “Beat Bazaar”ı çıkarttım. 2007’de yönetmen Serdar Akar’ın “Barda” adlı filminin müziklerini yaptım, Üçnoktabir’in “Sabaha Karşı” albümünün prodüktörlüğünü üstlendim.

—Peki, üniversite...

İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü’nü kazandım ve oradan mezun oldum. Ancak yaşamımı iktisatçı olarak sürdüremeyeceğimi biliyordum. 1993’te ilk kısa filmim “Makinist”i (Emek Sineması’nın makine dairesinde çekilmiş) ardından da “Hasret” ve “Çevre” çektim. Sinema eğitimi için kısa süreliğine New York Üniversitesi’ne gittim. Orada sinema kursuna devam ettim ama verdikleri eğitimin aynısı Türkiye’de de vardı. Yani umduğum ve beklediğim gibi değildi. New York Üniversitesi’ndeki bitirme ödevim de 1996’da çektiğim 5 dakikalık kısa film “The Daydreamer” (Hayalperest) idi. Filmim, New Yorklu bir evsizin öyküsünü içeriyordu. Türkiye’ye dönünce Bilgi Üniversitesi’nin Sinema/TV bölümünde yüksek lisans yaptım.


—Sizin önceliğiniz sinema mı yoksa müzik mi?

Hem müzik hem de sinema asla birbirlerinden çalmıyorlar. İkisinin de büyüsü başka başka... Her ne kadar sinema ekip, müzik ise tek başına da yapabileceğiniz bir iş olsa da, farklılıkları onları eşit derecede sevmeme engel değil.

—Albüm çıktığına göre sırada film var diyebilir miyiz?

Beş yönetmenin beş ayrı masala hayat verdiği (Demirdelen’in komutasındaki bölümün adı “Külkedisi” idi) “Anlat İstanbul”u saymazsak bu yıl ilk uzun metrajlı filmimi yöneteceğim. (Selim Demirdelen, Türk Sineması’na adını altın harflerle yazdıran “Eşkıya”nın yönetmen yardımcısıydı) Yaz aylarında bir roman uyarlamasını filme çekeceğiz. 2010 için de biri diyalogsuz doğaçlama iki film projem daha var. Kafamda duruyorlar ve henüz kimseyle paylaşmadım.



Fotoğraflar: UĞUR DEMİR



Cumhuriyet Gazetesi Hafta Sonu Eki / 06 Haziran 2009


17 Mayıs 2009 Pazar

SİYAD'a üç yeni üye...

SİYAD - Sinema Yazarları Derneği üç yeni üyesine "merhaba" dedi. Öğretim görevlisi Metin Gönen, Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Alper Turgut ve Sabah Gazetesi yazarlarından Alkan Avcıoğlu derneğin yeni üyeleri oldu. Bu son üyeliklerle birlikte SİYAD’ın üye sayısı 80 oldu. SİYAD üyelik başvurularını yılda üç kez -Nisan, Ağustos ve Aralık dönemlerinde- değerlendiriyor ve adaylara başvuru sonuçlarını bildiriyor.

Taraf Gazetesi'nin 20 sorusu ve benim yanıtlarım...








ALPER TURGUT - YAZAR


1. En sevdiğiniz kelime nedir?

Sevi


2. Nefret ettiğiniz kelime nedir?

İşkence

3. Ne sizi heyecanlandırır?

İsyan

4. Heyecanınızı ne öldürür?


Yılgınlık

5. En sevdiğiniz ses nedir?

Başakları savuran rüzgârın sesi

6. Nefret ettiğiniz ses nedir?

Cırlak ve çatlak insan sesi

7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?

Askerlik

8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?

Gerçek bir şifacı...

9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?

Barbar Conan

10. Nerede yaşamak isterdiniz?

Kavgamızın başkenti İstanbul’da...

11. En önemli kusurunuz nedir?

Dikkat dağınıklığı

12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?

Nikotin bağımlılığı

13. Kahramanınız kim?

Rachel Corrie

14. En çok kullandığınız küfür nedir?

Bir Adanalıya sorulacak en son soru budur, Çukurova bereketi yansımışken küfür dağarcığımıza...

15. Şu anki ruh haliniz nasıl?

Canavar gibiyim.

16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?

Herkes düşlerinin büyüklüğü kadar özgürdür...

17. Mutluluk rüyanız nedir?

İnadına çoğalan çocuk gülüşleri

18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?

Hayatının baharında ölenlere dair her şeydir

19. Nasıl ölmek istersiniz?

Yatakta ilenerek ölmek istemem.

20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı'nın size kapıda nesöylemesini istersiniz?

Tüm sevdiklerin burada...

TARAF GAZETESİ / 17 MAYIS 2009