28 Ekim 2009 Çarşamba

Tanımsız bir karabasan




ALPER TURGUT

Kuzey’in görece deli ve dahi yönetmeni Lars Von Trier, ta öteden beri tabu deviren olmaya meyletmişti, kabul... Ancak “AntiChrist” (Deccal) ile kendi sınırlarını dahi aştı, izleyenlerin ise haliyle feleği şaştı. Evet, AntiChrist, eleştirmenleri bölen, seyirciyi de salondan kaçırtan, hazmı ziyadesiyle zor ve ekstra tuhaf bir seyirlik. Trier, sinemaseverleri provoke etmeye bayılıyor ama bu kez çektiği filmi kendisi de tanımlayamıyor.

Nudist (bildiğin cıbıldak) bir Yahudi ailenin oğlu olan Lars Von Trier, 1956 yılında Danimarka’da doğdu. Henüz 11 yaşındayken kendisine hediye edilen “Süper 8” kamera ile film çekmeye başlayan Trier, farklı dünyaları kurgulamak adına yönetmenlikte karar kıldı ve 1979 yılında Danimarka Film Okulu’na yazıldı. 1984–1991 yılları arasında Avrupa üçlemesini (Forbrydelsens element / Epidemic / Europa ) kotaran Lars Von Trier’e, hayatın da sürprizleri vardı. Annesi ölüm döşeğindeyken (1995), Lars’a gerçek babasının adını fısıldadı. Gerçek baba, Lars ile yan yana gelmeyi reddetti. Yönetmenimiz de geçmişine sırtını çevirdi ve dinini değiştirip Hıristiyan oldu. Asıl çıkışını “Dalgaları Aşmak” (Breaking the Waves / 1996) ile yapan Trier, “Geri Zekalılar” (Idioterne / The Idiots) ve “Karanlıkta Dans” (Dancer in the Dark) ile ününü pekiştirdi.
“Fırsatlar Ülkesi Amerika” üçlemesinin ilk iki bölümü “Dogville” ve “Manderlay” ile büyük beğeni toplayan Trier, sacayağını “Wasington” ile tamamlayacak. Lars Von Trier’in geleceğe dair en büyük projesinin adı ise “Dimension”... Trier, tam 33 yıl sürecek bu uzun soluklu projeye, 1991’de start verdi. Demek ki; Avrupa’nın farklı bölgelerinde demlenen Dimension’u izleyebilmek için 15 yıl kadar daha bekleyeceğiz. Bugüne dek çeşitli festivallerden 60 ödül kazanan Trier, aynı zamanda senarist, yapımcı ve görüntü yönetmeni olarak sinemaya hizmet ediyor. O, hala tartışılan “Dogma 95” akımının da yaratıcılarından.

İşte 62. Cannes Film Festivali’ni şöyle bir çalkalayan AntiChrist (altı Avrupa ülkesinin ortak yapımı), beyazperdeye durmadan deneysel ve marjinal filmler taşıyan Lars Von Trier’in elinden çıktı. Trier, büyük Rus yönetmen Andrey Tarkovski’ye adadığı AntiChrist’in senaryosunu ise güzelim “Adem’in Elmaları”nı (Adams æbler) çeken yurttaşı Anders Thomas Jensen ile birlikte kaleme aldı. Filmin başrollerini ABD’li usta ve yetkin aktör Willem Dafoe ile Rus asıllı Fransız müzisyen Serge Gainsbourg ve İngiliz aktris Jane Birkin’in 13 yaşından beri kamera karşısında yer alan kızları Charlotte Gainsbourg (Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı) sırtladı.

Kadınlara yönelik şiddetin tarihçesiyle ilintili yüksek lisans tezi hazırlayan anne ve terapist baba, şehvet nöbetinde kendilerinden geçerken biricik oğulları, pencereyi aralar ve kendini ölümün kollarına atar. Açılışa “Lascia Ch'io Pianga” adlı arya bulaşır, kahreden görüntü daha da ağırlaşır;
“Bırak da ağlayayım

zalim kaderim

ve özgürlüğüm için iç çekeyim.

Hüzün kırsın zincirlerini

ıstırabımın, merhamet aşkına.”

Evladın kaybı, anne ve babayı perişan eder. Acı eşiği kişiden kişiye değişir. Baba, içinde fırtınalar kopsa da soğukkanlılığını korumaya çabalar, anne ise suçu kendinde bulur ve pişmanlıkla desteklenen ruh hali, dibe vurur. Masumun yitimi, annenin içindeki şeytanı tetikler. Ve zamanla kötücül bir anti-kahramana dönüşen kadın, resmen zıvanadan çıkar. “Kader”, “Acı”, “Umutsuzluk” ve “Üç Dilenci”... Her bölümde şiddetin dozu daha da artar.

Terapist koca, karısının tedavisini kendisi üstlenir. Kadının, tezini rahat rahat yazabilmek için oğluyla birlikte yaz tatilini geçirdiği ormanın en ücra yerindeki kulübeye giderler. Adam karısını anlayabilme ve tanıyı koyabilme süreci, belalı, yorucu ve yıpratıcıdır. Dini ritüeller çoğalır, şeytan işi alt metin iyice belirginleşir. Kadın garipleşir, hayvanlar garipleşir, doğa garipleşir. Ve bu alengirli gidişat, bir türlü adamı silkeleyip kendine getirmez. Zavallı koca, hala karısını eski haline döndürecek yöntemin peşindedir. Kader ise ağlarını örmektedir, kim kurban kim avcı, kim mazlum kim zalim açığa çıkacaktır. Karanlığın ve aydınlığın mücadelesinden çok, insanın iç dünyasına ait yansıma, yanılsamadır bu... Kaldı ki; savaş vardır ancak kazananı yoktur.

Yeterince lak lak yaptık. Sadede gelelim. Kendi adıma, AntiChrist’in ayrıntılarına hayran oldum ve onu üstüne kafa yorulacak filmler kategorisine koydum. Sevip sevmemek, beğenip beğenmemek, bilinçaltının tersyüz edilebildiği böylesi ender yapımlar baz alındığında hayli basit kaçıyor. Yapıt, istisnasız birçok eğilimden besleniyor, seks ve şiddet ise filmin omurgasını oluşturuyor. Bu karabasan muadili film, hem insanı gerim gerim geriyor hem de yer yer mide bulandırma işlevini görüyor. Kadınlara yönelik bakış açışı, feministlerin gadrine uğradı bile... Hayvan hakları savunucuları da teyakkuza geçmekte gecikmedi. Gösterime girdiği ülkelerde kopan yaygaradan bahsetmeye ise sanırım gerek yoktur.

Asıl merak konusu; Hıristiyanlığın sembolü haçı tersine çeviren AntiChrist’in, (bağnaz izleyiciler, çoktan şeytani bir film olarak belledi) kilise tarafından ne zaman aforoz edileceği? Her şeye rağmen Trier, tüm bu şamatayı gülümseyerek izliyor (Usta yönetmen, filmi için kimseden özür dilemeyeceğini açıkladı). Ve gelelim ülkemize... AntiChrist’in sinemalarımızda “sansürsüz” gösterilmesini beklemek, inanın safdillik olur. Zaten kan akan penis ve kesilen klitoris görmek, asla genel bir tahammüle göre değil.


http://www.cinedergi.com/

25 Ekim 2009 Pazar

Diyarbakır sokaklarından film setine




Kürtçe çekilen bir film “Min Dît”, hem adı hem içeriği nedeniyle oldukça tartışıldı Altın Portakal’da. Beklenen ödülleri almadı belki ama çocuk oyuncularının Oscar’lık akranlarını aratmayan performansı büyük beğeni topladı. Şenay, Muhammed ve Suzan ilk başrollerinin ardından yeniden Diyarbakır sokaklarına ve yaşamlarına döndüler, geleceğe dair umutlarla...

ALPER TURGUT

Altın Portakal’ın en çok tartışılan, kimilerince karşı çıkılan ve kimilerince de ayakta alkışlanan yapımı “Min Dît” (Ben Gördüm) idi. Her üçü de 13 yaşında olan Şenay Orak (Gülistan), Muhammed Al (Fırat), Suzan Ilır’ın (Zelal), inanılmaz ölçüde üretken ve tam tekmil yürekten oyunculuklarına ise hiç kuşkusuz kimsenin edecek bir lafı yoktu. Çocuk oyuncular, yetişkinler kadar rol yapmayı beceremedikleri için haliyle yapmacıksız bir performans sergilerler. Saf ve duru, acıtan ve gülümseten, şaşırtıcı ve akılda kalıcı... Evet, dünyanın en yetenekli aktörü dahi, bir çocuk kadar hüzünlü bakamaz ve gözlerine asla bin anlam katamaz. Türkçe veya Kürtçe, hiç fark etmez, çocukların ruhlarında barınan, öncelikle basitin (asla sıradan değil) ve masumiyetin dilidir. İşte bu ortak dil, Şenay, Muhammed ve Suzan’ın, Hintli akranları sayesinde “Milyoner” (Slumdog Millionaire), sekizi Oscar olmak üzere toplamda yüz ödül kazandı. Brezilya’nın iliklerine dek yoksul favelalarından çıkan yeniyetmeler ise, “Tanrı Kent”i (Cidade de Deus), inadına çarpıcı ve sürükleyici bir destana çevirdiler.


Yönetmen Miraz Bezar, Min Dît’i “Diyarbakır’ın Çocukları”na adadı. Hal böyleyken “Kız Kardeşim”den (Mommo) bu yana gördüğüm en harika işe imza atan çocuk oyuncularla söyleşmemek olmazdı.





Şenay, adamakıllı düzgün cümleler kuruyor ve istisnasız herkesin bu filmi izlemesi gerektiğini söylüyor. Ancak bir şartı var; o da önceden kuşanılan eleştiri oklarının bir kenarı bırakılması... Hem onlar, hem de aileleri, Min Dît’i seyretmiş ve çok beğenmişler. Sadece Şenay’ın inşaat işçisi olan babası filmi izleyememiş, ailesine ekmek parası getirebilmek için Irak’ta çalışıyormuş. Unutmadan, Muhammed’in babası tütün doğrama işinde, Suzan babası da hayvan alım-satımı ile uğraşıyor. Ardından Diyarbakır’da çocuk olmanın zorluklarını anlatıyorlar teker teker, fakirlikten, işsizlikten, göçten ve çatışma ortamından söz ediyorlar. Birinin halası İzmir’e, diğerinin eniştesi Ankara’ya göç etmiş. İstanbul’da ve yurtdışında yaşayan akrabaları da sayarsak yerimiz yetmeyecek. Onlar, keşke diyorlar; kentimize birçok fabrika kurulsa, ailelerimiz işsiz kalmasa ve babalarımız Diyarbakır’dan hiç gitmese... Şenay’ın üç, Muhammed’in dört, Suzan’ın ise dokuz kardeşi var. Anne ve babalarının dilekleri ise ortak; sizler kati suretle okuyun ve bizim yaşadıklarımızı yaşamayın.


Sorum her çocuğa sorulabilecek cinsten, büyüyünce ne olacaksınız? Suzan avukat olmak istiyor, Muhammed ise oyunculuğa iyiden iyiye ısınmış, düşlerini aktörlük süslüyor. Ama yine de işini şansa bırakmak niyetinde değil. ‘Hadi bir filmde oynadın’, diyor, ‘ya sonrasında uzun bir müddet teklif gelmezse, aç ve açık kalabilirsin. Büyüdüğümde, anamın ve babamın eline bakmak istemem.’ Şenay ise çocuk doktoru, kalp-damar cerrahı veya avukat olmak istiyor. Gerekçeleri mi? Avukatlık; ezilenleri ve suçsuz yere cezaevlerine atılanları savunmak için... Kalp-damar cerrahı; kalp hastası olan babasına şifa vermek adına...





Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı tiyatro kursunda iki ay eğitim gören Muhammed ve Şenay, filmi için çocuk oyuncu arayan Miraz Bezar ile Urfa ve Mardin gezisinde tanışmışlar. Yolculuk sonunda Miraz, iki başrol oyuncusunu bulduğundan tereddütsüz emin olmuş. Suzan ile Miraz’ın tanışmaları ise resmen tesadüf eseri. ‘Bana verilen listede Suzan’ın adı vardı ancak telefon numarası değiştiğinden ona ulaşamıyordum. Filmde dede rolünü oynayacak kör bir ihtiyar aramak için mezarlığa gittim. Suzan, mezarlıkta su satıyordu ve birden tüm parıltısıyla karşıma çıkıverdi.'

Çocuklar, senaryolarını da alıp evlerine dağılmışlar. Aileler, evlatlarının tehlikenin kol gezdiği sokaklarda oynamaları yerine film setinde hünerlerini sergilemeleri konusunda hemfikir olmuşlar. Üstelik filmin Kürtçe çekileceğini öğrenen ebeveynlerin heyecanı bir kat artmış, sadece Muhammed'in babası bir şart koşmuş; 'Diyarbakır'ı kötüleyen bir filmde katiyen oynayamazsın, onun dışında kendini geliştirmen yerinde olur.'

Çocuklar evde Kürtçe, okulda ise Türkçe konuşuyorlar. Türkçe okuma ve yazmayı, okulda öğrenmişler. Muhammed, 'Diyarbakır şivesiyle konuşabildiğimiz bir Türkçe bu' diyor ve ekliyor; 'Okulda, Kürtçe öğrenmek isteyen öğretmenlerimiz var, sanırım kendi aramızda ne konuştuğumuzu bilmek istiyorlar.'

Miraz Bezar, Min Dît'in çekimleri sırasında çocukların okulunun devam ettiğini ve bu yüzden öğretmenlerinden izin aldıklarını söylüyor. Çocuklar zehir gibi olunca, çekimler de sanılanın aksine kolay geçmiş ve 'bana sadece yönlendirmek kaldı' diyen yönetmen, dört tekrarın ardından istediği sonucu alabilmiş. Filmde, anne ve babalarının katiliyle karşılaşan Gülistan ve Fırat karakterlerinin, neden farklı tepkiler verdiğini soruyorum. Miraz, kardeşlerin tepkisinin aslında Kürt toplumuyla benzer özellikler taşıdığını vurguluyor; 'Biri donuyor, çaresiz bir burukluk içinde kendini savunmasız hissediyor. O, hep içine atıyor ve günü gelince patlama kaçınılmaz oluyor. Diğeri ise tepki vermeyi, arayış içine girmeyi, mücadele etmeyi ve çözüm üretmeyi seçiyor.'

Son söz yine Miraz'ın; 'Çok şanslıyım. Çocuklar ve aileleriyle tanışma süreci keyifli ve öğreticiydi. İlişkimiz burada sonlanmayacak, çünkü onlarla kader birliği yaptık. Şimdi tek öncelikleri eğitimlerine devam etmek, ben de takipçileri olacağım.' Biz, Miraz Bezar ile vedalaşırken oturmaktan ziyadesiyle sıkılan çocuklar, soluğu, 'o, çok iyi bir amca ' dedikleri usta oyuncu Erol Günaydın'ın yanında alıyorlar.



Cumhuriyet Pazar Dergi / 25 Ekim 2009

04 Ekim 2009 Pazar

Futbolun hırçın kralı sinemada




Kavga, dışlanma, emeklilik, geri dönüş, kahramanlık; Eric Cantona’nın henüz 31 yaşında bitirdiği iniş ve çıkışlarla dolu futbol kariyerinin satır başları. Old Trafford’un kralı artık yeşil sahalardan uzakta; Ken Loach’ın yönettiği “Hayata Çalım At”la Film Ekimi Festivali’nde izleyicinin karşısına çıkıyor.


DENİZ ÜLKÜTEKİN


Eric Cantona futbol sahalarından emekli olalı çok oldu. Sonra ne yorumcu ne teknik direktör olarak yeşil sahalara adım attı. O artık bir aktör, yeteneklerini beyaz perdede sergiliyor. Başrolünü üstlendiği “Hayata Çalım At” isimli film, Film Ekimi Festivali'nde sinemaseverlerle buluşacak. 1998'de Elizabeth isimli filmde Cate Blanchett'le birlikte rol aldıktan sonra bu kez Ken Loach'un yönetmenliği altında hayatı tepetaklak olan Manchester’lı postacı Eric Bishop'ın karşısına çıkan 'melek' olarak izleyeceğiz kendisini. Cantona için aslında yabancı olduğu bir rol değil bu. Sadece beş yıl birçok futbolcunun, bir menajerin, bir kulübün hatta bir kentin kaderini değiştirmesine yetmişti...

2008'in soğuk bir Kasım akşamında İngiltere'nin güneyindeki liman kenti Southampton'da iliklere kadar işleyen yağmur ve soğuk insanları dışarıya davet edecek cinsten değildi. Yine de St. Mary's Stadı'nın sol köşesini dolduran sadık Manchester United kalabalığının keyfi yerindeydi. 'Kırmızı Şeytanlar' Southampton karşısında daha ilk yarıda maçı koparmış ve kalan dakikaları taraftarları için eğlenceye çevirmişti. Araya Sırp defans oyuncusu Nemanja Vidic için bestelenmiş “Katil Nemanja” ya da Koreli Ji Sung Park'a adanan “Ülkende köpek yiyor olabilirsin ama daha kötüsü de olabilirdi. Liverpoollu olup belediye binasında fare yerdin” temalı melodiler sıkışsa da, en yüksek ses “Kral Eric için içelim” ve “Cantona'nın on iki günü” şarkılarında çıkıyordu. Eric Cantona, Old Trafford'da geçirdiği beş yılda silinmesi zor izler bırakmıştı...

EMEKLİ BİR KRAL
Oysa Manchester United'a katılmadan iki yıl önce neredeyse futbol hayatı sona ermek üzereydi. Ülkesi Fransa'dan adeta dışlanmıştı. Nasıl dışlanmasın ki? 1987'de Auxerre'deki takım arkadaşı Martini'ye yumruk atmış, ertesi yıl Nantes'lı Zakarian'ı sakatlayarak ceza almıştı. Elbette sabıka dosyası bunlarla sınırlı değildi. Doğduğu kentin takımı Marseille'ya gittikten sonra bir hazırlık maçında oyundan alınınca adeta çıldırmış, formasını yere atıp taraftarların üzerine top fırlatmıştı. Birkaç ay geçmeden Fransa teknik direktörü Henri Michel'e canlı yayında ağır hakaretler savurması da milli takım kariyerini sekteye uğratacaktı. Franz Beckenbauer'in Marseille'dan ayrılmasıyla Cantona da Nimes'e gönderilecek, bu küçük ve hedefsiz takımda iyice bunalacaktı. Bir maçta hakemin üzerine top fırlatacak, üç ay ceza alacak ve futbolu bıraktığını açıklayacaktı.

Tam bir yıl futbol oynamadı. Neyse ki Michel Platini devreye girdi ve Cantona'nın futbola geri dönmesi için İngiliz kulüpleriyle görüşmeler yapmaya başladı. Manchester United'ın ezeli rakibi Liverpool'un hocası Graeme Souness “takımdaki arkadaşlık havasının bozulacağını” öne sürerek Platini'nin teklifini reddetti ve belki de İngiliz futbol tarihini değiştirecek kararı verdi. Sheffield Wednesday ise Cantona için on günlük deneme süresi talep etmiş dolayısyla baştan kaybetmişti. Cantona, Leeds United'da kendisine bir yer buldu. Maçlara genelde yedek olarak başlamasına karşın takıma önemli katkılar yaptı. Ancak 1992 Aralık'ında Leeds United, Fransız oyuncusu Eric Cantona'yı en büyük rakibi Manchester United'a satıyordu.

O ana kadar United'da işler yolunda gitmiyordu. Sekiz sezondur takımın başında olmasına karşın yıllardır beklenen şampiyonluğu getiremeyen İskoç menajer Alex Ferguson için, birçoklarına göre görevi bırakma zamanı gelmişti. Cantona'yla birlikte kulübün talihi tersine döndü. Fransız hem golleri hemde arkadaşlarına yarattığı fırsatlarla takımın en önemli ismi haline geldi. Yine de beladan uzak duramadı. Büyük protestolar altında oynadığı Leeds United deplasmanında bir taraftara tükürmekten ceza aldı. Sezon sonunda United yıllardır beklenen şampiyonluğu kazandığındaysa her şey unutulmuştu. Sonraki sezon United şampiyonluğun yanına bir de FA Cup eklemiş Cantona'ysa kulübün efsane isimleri arasındaki yerini almıştı. George Best ve Dennis Law'dan sonra beklenen 7 numara bir Mesih gibi Old Trafford'a inmişti.
KUNG FU CANTONA
Cantona'nın karakteristik özellikleri Manchester United'a birebir uyuyordu. Onu United'ın lideri yapan tüm bu özelliklerinin üzerine eklediği tartışılmaz futbol yeteneğiydi. Ve lider takımını yalnız bıraktığında başarısızlık kaçınılmazdı. 25 Ocak 1995'te belki de kariyerinde tüm gollerinden daha fazla akılda kalan karesi ortaya çıktı. Crystal Palace deplasmanında kendisine ırkçı sözler sarf eden bir taraftarı ustaca kung fu darbesiyle yere serdi. Bu dokuz ay futboldan men edilmesi demekti. Olay sonrasında basın toplantısındaki sözleri yıllarca gizemini korudu: “Martılar, sardalyelerin denize atılacağını düşündükleri için balıkçı gemilerini takip eder.”
Fransız yıllar süren sır perdesini birkaç ay önce katıldığı bir televizyon programında araladı. “O anda iyice bunalmıştım ve basından bir an önce kurtulmak istiyordum. Derin anlamları olduğu düşünülebilecek bir şeyler söyleyerek toplantıyı terk ettim. Açıkçası o sözler hiçbir şey ifade etmiyordu.”

Cantona'sız geçen dokuz ayda United, önce şampiyonluğu Blackburn Rovers'a kaptırdı, sonraki sezon yılbaşına Newcastle United'ın on puan ardında girdi. Cezası bitince İngiltere'den ayrılacağı söylenen Cantona, Alex Ferguson'un ısrarıyla takımda kalmıştı ama nasıl bir performans göstereceği belirsizdi? Ancak United birçok maçını Cantona'nın attığı tek golle 1 – 0 kazanarak Newcastle'ı yakaladı ve belki de İngiliz futbolunun en çılgın sezonunda rakibini son haftalarda geçmeyi başardı. Sonraki yıl United bu kez kolayca şampiyon oldu. Fakat sezon sonunda Cantona'nın beklenmedik emeklilik kararı kulüpteki herkesin sevincini kursağında bıraktı.
Futbolun Rimbaud'u kısacık beş yılda bir kulübün tarihini değiştirmişti ve artık gitme vaktiydi. Sonrasında kendisini reklamlarda ya da plaj futbolu oynarken gördük. Çoğu United taraftarı için Alex Ferguson'un yerini alacak kişiydi ama kulübü satın alan ABD'li iş adamı Malcolm Glazer görevde olduğu sürece Old Trafford'a dönmeyeceğini açıkladı. Ona göre kulüp Glazer'la birlikte işlevsel ama ruhsuz bir hale bürünmüş, yetenekli ama kişiliksiz futbolculara yatırım yapmaya başlamıştı. Yine de Old Trafford kalabalığı 1966'yı İngiltere'nin Dünya Kupası'nı kazandığı yıl olarak değil, Cantona'nın doğduğu yıl olarak hatırlamayı sürdürüyor ve hala yakasını asla kıvırmayan krallarının dönüşünü bekliyor.


Cumhuriyet Pazar Dergi / 04 EKİM 2009

03 Ekim 2009 Cumartesi

“ÇAĞIMIZIN EN MÜKEMMEL İNSANI”




ALPER TURGUT



Oscar’lı yönetmen Steven Soderbergh'in kurgulayıp, yetenekli aktör Benicio Del Toro’nun omuzladığı “Che 1 – Arjantin” (Che Part One: The Argentine) ve “Che 2 – Gerilla” ‘Che Part Two: Guerrilla), nihayet Filmekimi kapsamında seyirciyle buluşacak.

Baştan söyleyelim; Arjantin ve Gerilla, hiç kuşkusuz ince bir işçilik ile yoğun bir emeğin ürünü... Soderberg ve Del Toro, toplam uzunluğu 4,5 saate ulaşan ve bu nedenle iki ayrı parça halinde gösterime sokulabilen film için tam yedi yıl süren bir ön hazırlık yapmışlar.


“Seks Yalanları”, “Erin Brockovich”, “İyi Alman”, Ocean’s 11”, “Ocean’s 12” ve “Ocean’s13”. ABD’li yetkin rejisör Soderberg, resmen canı ne istediyse onu çeker. Festival filmlerini de yöneten odur, gişeye oynayan yapımları da... Üstelik yönetmelik dışında, senaryo yazarlığı, editörlük, görüntü yönetmenliği ve yapımcılıkla da haşır neşirdir. Arjantin ve Gerilla, “Olağan Şüpheliler”den beri mercek altına aldığımız Porto Rico doğumlu yıldız oyuncu Benicio Del Toro’nun, Soderberg ile yaptığı ilk ortaklık değil. Daha önce Soderberg’in “Trafik”i (Traffic) ile Oscar kazanan Del Toro, Che rolüyle de Cannes ve Goya’da en iyi erkek oyuncu ödüllerini kucakladı. Evet, aksanı, boyu posu ve daha birçok noktadan eleştirilse de hakkını da vermek gerek; Benicio Del Toro, filmin hemen her şeyi...

“CHE’Yİ KEŞKE ÇEKMESEYDİM”

Steven Soderberg, “The Guardian”a verdiği röportajda, oldukça mutsuz ve umutsuz bir portre çizdi. O, kariyerinin sonuna geldiğini düşünüyordu; “İki üç yıl içinde zaten kara listedeki bir yönetmen haline gelirim. Bir filme başladığımda her sabah ‘umarım proje hala devam ediyordur’ diye kalkmaktan sıkıldım. Hayatım boyunca yapmayı düşlediğim 3–4 proje kaldı. Onları da tamamlayınca sessizce kaybolmayı düşünüyorum. Artık yeni şeyler hayal edemiyorum”. Soderberg, Che filmiyle ilgili soruya ise şu yanıtı verdi; “Keşke Che’yi hiç çekmeseydim. Olağanüstü küçük bir bütçe ve takvimle çalışmak zorunda kaldık. Filmden memnunum ama hayatımı en az 3–4 yıl kısalttı. Herkes projeden biraz korktu. Hem onu sevenler, hem de ondan nefret edenler tarafından çok sıkı bir şekilde eleştirildik. Sadece oyuncular değil, tüm ekip bu eleştirilerden rahatsız oldu, motivasyonları düştü ve istediklerimizi gerçekleştiremedik”.

ARJANTİN UMUT, GERİLLA YILGINLIK

Arjantin, devrime yürüyen Küba’yı, Gerilla ise isyana sırt çeviren Bolivya’yı anlatıyor. Biri yengiyi, diğeri yenilgiyi kurguluyor. Özetle; birinin adı umut, diğerinin ki yılgınlık. Asi güçlerin, cangılda, dağlarda ve zor şartlarda verdiği mücadele renkli, Che’nin, Birleşmiş Milletler (BM) toplantısı için 1964’te New York’a gidişi (bu bölüm filme belgesel havası katıyor) ise siyah beyaz çekilmiş. Santa Clara’nın gerilla tarafından zaptı sırasında yakalanan takdire şayan görsel zenginlik, Soderberg tarzı ani geçişler, özenilmiş yakın plan çekimler. Ve dahası...

Filmde: Fidel ve Raul Castro, Bolivya’daki çatışmada yaşamını yitiren Almanya kökenli “Gerilla Tania” (Haydée Tamara Bunke Bider), Fransız gazeteci ve Che’nin arkadaşı Jules Régis Debray, geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz devrimci komutan Juan Almeida Bosque ve Che’nin adını oğluna verdiği can yoldaşı Camilo Cienfuegos (27 yaşında hayatını kaybetmiştir) da var. Che’nin hayat arkadaşı Aleida March ile Fidel’in biricik aşkı Celia Sanchez Mandula’yı da es geçmeyelim. Ve her koşulda “dağlara geri dönelim” çağrısını yineleyen İnti Peredo ve kardeşi Coco Peredo... Trinidad doğumlu iki kardeş, Bolivya’da can verirler. Anneleri Selvira Lei ise bir metanet anıtıdır: “Eğer doğurganlığımı yitirmemiş olsaydım, Latin Amerika’nın özgürlüğü için birkaç çocuk daha doğururdum.”

AŞK, DEVRİMCİNİN EN ÖNEMLİ ÖZELLİĞİDİR

Ernesto “Che” Guevara de la Serna Liync. Arjantin’de doğan, doktor önlüğü yerine mavzere sarılan ve sosyalizm bayrağını Guetemala’ya, Küba’ya, Kongo’ya ve Bolivya’ya taşıyan adam. Kadın gazeteci “devrimin sahip olduğu en önemli özellik nedir? diye sorar, Che yanıtlar; “Aşk! Bir devrimci, müthiş bir aşk ile yönetir kendini. İnsanlık aşkı, doğruluk ve adalet aşkı...”

Politik yönden bu filmi eleştirmeye yerimiz yetmez. İnsan yönünü verelim derken tepeden tırnağa zaafları olan, zavallı ve aciz bir komutanı resmetmek, ne özgünlüktür ne de tarafsızlıktır. Bence her şeyden önemlisi yapıt, sıcaklıktan ve sevecenlikten muaf, haliyle tutku ve ateş mağduru... O büyük sevdadan eser yok. Che, Küba devriminin komutanı Fidel’i “devrimciliğin olanca ateşiyle kucaklar”... Che’den yaklaşık beş yıl sonra gençlik önderlerinden Deniz Gezmiş, darağacına yürümeden önce ailesine bıraktığı son mektubunda; aynı cümleyi kurar. Devrimcilik, dünyanın en zor mesleği değil midir? İnanç, sevgi ve cesaret ile kurulan bir büyük yapının ustasıdır Che, “dünyanın neresinde haksız yere bir tokat patlasa birinin yüzünde, onu yüreğinde hissedebilmektir” diyebilendir.

SENİN İKONUN, BENİM REHBERİMDİR

Tartışmasız 20. yüzyılın en büyük filozofu Jean Paul Sartre, sıkı bir Che hayranı olduğunu her fırsatta dile getirmiştir. Sartre, Che’yi, “çağımızın en mükemmel insanı” diye tanımlar. Peki, sorarım sizlere, onu sadece ruhsuz bir idol olarak görmekteki ısrar niye? Hadi can düşmanı kapitalistler, Che’den nemalanmak istiyor, kirli elleriyle onu içi boşaltılmış bir ikona çevirmeye çabalıyorlar.

Yakışıklı, karizmatik ve dünyanın en bildik yüzü olduğu için bu anlaşılır. Ancak çaresiz kalacaklar. Çünkü dünya halklarının, ezilenlerin, kurtuluş ve özgürlük uğruna dövüşenlerin yüreğine ve bilincine, sureti, adı, andı, yapıtları ve yaptıkları çoktan işlemiştir. Evet, 42 yıl önce bedenen aramızdan ayrılsa da onun ışığı giderek büyüyor, büyülüyor. Biz de son zamanlarda ülkemizde ona karşı başlatılan hayasız saldırılara karşı inatla Che’yi “yeni insan”ı muştulayan ölümsüz bir “rehber” olarak belledik.

Binbaşı Ernesto; inandığı gibi yaşadı ve ölümü de bilerek ve isteyerek göğüsledi;
“Hadi gidelim dostum
asi yıldızlar parlasın alınlarımızda
yenemezsek
ölürüz
ne çıkar”

İngiliz yazar ve şair Christopher Logue ise, onun ardından şöyle seslenir;
“Aralık. Geç kalmış kuşlar kanat çırpıyorlar.
Bir otomobilin karla kaplı ön camına şunları yazıyorum:
CHE YAŞIYOR!”

Cumhuriyet Gazetesi Hafta Sonu eki / 03 Ekim 2009

28 Eylül 2009 Pazartesi

HEY UZAYLI BURASI “GETTO”


ALPER TURGUT

“District 9”, garibim uzaylıları dünyaya geldiklerine bin pişman eden vahşi insanoğluna dair, zeki, etkileyici ve kafa karıştırıcı bir bilimkurgu filmi. Hayli matrak, tek kelimeyle tuhaf ve inadına güzel bir film bu... Üstelik tümden sosyal içerikli ve kara kara düşündürtmeye meyilli de... Ucundan kıyısından ırkçılığa eğilimli olması ise tehlikeli (alt metinden yedirseler de biz uyandık ve bu durum canımızı sıkmadı değil)... Filmi sırtlayanlar mı? Ziyadesiyle yetenekli ve şeytani...

Filmi, 30 yaşındaki Güney Afrikalı sinemacı Neill Blomkamp yazdı ve yönetti. 30 milyon dolara mal olan District 9’un yapımcılığını ise Yüzüklerin Efendisi’nin Yeni Zelandalı rejisörü Peter Jackson üstlendi. Türler arası fuhuş, “uzaylılar giremez” yazılı dükkânlar, yaratık eti yiyen çete reisi, sadece uzaylıların kullanabildiği eksantrik silahlar ve çok amaçlı robotlar, kara büyü, Güney Afrika’da ne aradıkları anlaşılmayan ve film boyunca aşağılanan Nijeryalılar... İşte aksiyon, atraksiyon, atmasyon... Kâfi ölçüde mizah ve bilcümle heyecan bu filmde... Dünya yaşamına ayak uyduramayan uzaylıların öyküsü (Alien Nation) 20 yıl kadar önce de işlenmişti ancak tam gaz yol almaya ve hızını kesmek isteyen klişelerden sakınmaya çabalayan bu filmin tadı bambaşka... District 9, Türkiye’de 6 Kasım 2009 günü gösterime girecek. Sakın kaçırmayın.

Yıl; 1982... Gaipten gelen dev ve oldukça teferruatlı uzay gemisi, yerküreyi ziyaret eder. Ve ne hikmetse üzerinde asılı duracağı kenti, bilindiği üzere hiçbir zamazingoyu kati suretle kaçırmayan ABD’den değil de, Güney Afrika Cumhuriyeti’nden seçer. Dünyamız büyük bir şaşkınlık içerisindedir, ülkenin en büyük kenti Johannesburg ise davetsiz misafirin yüzü suyu hürmetine esaslı bir ilginin odağı olmuştur. Sadede gelirsek, Johannesburg ile dünya dışı zımbırtı, uzun bir müddet karşılıklı bakışırlar. Sanırım herkesin o an aklındaki soru şudur; “acaba bunlar, dost mu, düşman mı?”

İnsanoğlu, doğası gereği sabırsızdır ya; sonunda dayanamayıp harekete geçerler ve uzay gemisinin kapısını, meşakkatli bir uğraşının ardından aralarlar. Gördükleri diz boyu sefalettir. Uzaylıların tamamı açlıktan bitap düşmüştür ve acil tarifesinden bir yardıma muhtaçtırlar. İnsanlar, zor durumdaki ve sağlıksız koşullardaki bedbaht yaratıklara acır (bu acıma hissi daha sonra kin, nefret ve öfke olarak geri dönecektir) ve zilyon tane uzaylı, Johannesburg’daki “9. Bölge” kampına yerleştirilir. Burada 40 yıl önce siyahların şiddet ve cebirle kovularak, sadece ve sadece mesut beyazların yaşamasına müsaade edilen yerleşim birimine nam-ı diğer District 6’ya bir gönderme mevcut.

“Beyaz azınlık efendi, siyah çoğunluk köle olsun” ... Güney Afrika Cumhuriyeti ve onun kanlı apartheid rejimi... Afrika’nın Antarktika’ya bakan ucu merhametsizlerin bembeyaz yurdu idi o zamanlar, sahip çıkanların da yüzlerini şeytan görsün! Bu nasıl bir ironi? Bütün siyahlar bitti, şimdi de uzaylıları tıktılar mülteci kamplarına...

“GETTO”, SİNEMA VE TARİHİN TEKERRÜRÜ

Gettolar, toplama kampları, tehcir kampları, çalışma kampları, mülteci kampları... (Bu “Getto” terimi, İtalyan kökenli ve yaklaşık beş yüz yıl kadar eski... Venedik kentinde söz sahibi olanların, Yahudileri bir arada yaşamaya zorladıkları mahallenin adından geliyor) Soykırım, katliam, açlık, sefalet, zulüm... Meşhur Theodor Adorno, “Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarlıktır” dememiş miydi? İnsanın insana ettiğini anlamak ve anlatmak ne zor... Ama bilinmeli tüm olup bitenler, bir daha yaşanmaması ise şayet tek dileğimiz; inadına ve ısrarla yazılmalı, çizilmeli, söylenmeli, aktarılmalı, çekilmeli, gösterilmeli... Yoksa “tarih tekerrürden ibarettir” martavalını torunlarımıza hatta onlarında torunlarına vasiyet bırakmış olacağız.

Peki, gettolara dair filmler... Sinemada istisnasız bin bir örneği vardır. Misal; Varşova Gettosu en ünlüsüdür. Roman Polanski’nin 3 Oscar’lı eseri “Piyanist”, TV filmi “Ayaklanma” (Uprising / 2001)... Temcit pilavı demeye dilim varmıyor ama yetmez, yetemez... 1948 tarihli “Sınır Sokağı" (Ulica Graniczna), “Generallerin Gecesi”, “Nackt unter Wölfen”, “Jeszcze tylko ten las”... Madem sonu gelmeyecek noktayı biz koyalım. Biraz da Afrika’ya uzanalım mı? “Hotel Rwanda”, “Shooting Dogs”, “Kanlı Elmas”... Sonra Ortadoğu’dan “Kaplumbağalar da Uçar”, Sabra ve Şatilla Katliamı'nı anlatan “Beşir’le Vals”... Ya banliyöler... Başyapıt “La Haine” (Nefret / Protesto) ile başlarız, “Banlieue 13” (2004) ve “Banlieue 13 – Ultimatum” dan (2009) çıkabiliriz. Lanet olası Apartheid rejimini de boş geçmeyelim. Mücadele adamı Nelson Mandela’ya kameralarını çeviren “Özgürlüğün Rengi” (Goodbye Bafana) ne güne duruyor.

ADI KONULMAMIŞ BİR SAVAŞ, SÜRGÜN VE KEDİ MAMASI

İnsanların “karides” ve “çöp yiyenler” adlarını taktıkları bu yaratıklar, araba lastiği ve kedi maması lüpletmekten müthiş keyif alıyorlar. 9. Bölge Kampı’nı, Nijeryalı gangsterle paylaşan uzaylıların sayısı da aradan geçen 20 yılda çoğalıyor ve rakam 1,8 milyona dayanıyor (kürtaj zorunluluğu getirilmesine karşın uzaylılar gizliden gizliye yumurtluyorlar, filmin sonunda 2,5 milyon yaratıktan söz ediliyor). Zamanla Johannesburglular ile aralarında adı konulmamış bir savaş patlak veriyor. Ne yapsın zavallılar; araba yakmayı, trenleri raydan çıkarmayı eğlenceli buluyorlar. Taraflar zayiat vermeyi sürdürence bu kez devreye silahlı bir birimi de (kelle avcıları) bulunan Dünya Dışı Medeniyetler (MNU) adındaki şaibeli örgütlenme giriyor. MNU’ya bağlı Uzaylı İlişkileri Departmanı’nda operasyon saha şefi olarak çalışan Wikus van de Merwe (çiçeği burnunda aktör Sharlto Copley resmen döktürmüş), uzaylıları, kentten 200 kilometre ötede kurulan daha da rezil yeni kampa (10. Bölge) taşınmaya ikna etmekle yükümlüdür.

Aslında MNU, dünyanın en önemli silah üreticisidir ve uzaylıların lazer güdümlü oyuncaklarına göz dikmiştir. Tahliye için yapılan tehdit içerikli ikna turları sırasında beklenmedik bir kaza olur. Aslen saf, silik ve sakar bir tipe karşılık gelen Wikus, yaratıkların en zekisi Christopher Johnson’un 20 yılda oluşturabildiği –Çünkü Christopher, kumanda modülüne sahiptir ve uzay gemisini tekrar çalıştırıp oğluyla birlikte dünyayı terk etmek istemektedir- yaşamsal öneme haiz uzay sıvısını üstüne bulaştırır. Artık her geçen saat Wikus için işkenceyi de beraberinde getirecektir. Önce kolu ardından da tüm bedeni... Karideslerle dalga geçen Wikus’un yaratığa dönüşme süreci başlamıştır. Biricik aşkı karısından ayrı düşmenin üzüntüsüyle yıkılan Wikus, bir anda dünyanın en değerli adamı haline gelmiştir. Uzaylılardan başka kimsenin ateşleyemediği silahlar, bir insanın elinde kükremeye hazırdır. Kendini, yaratıkların kesip biçildiği laboratuarda bulan kahramanımız, can havliyle kaçıp kurtulur. Şimdi uzaylı Christopher ile işbirliği yapma ve yeniden insan olabilmek için kavga etme zamanıdır.

METROPOLİS’TEN DISTRICT 9’A BİLİMKURGU SİNEMASI

82 yıllık “Metropolis”ten bu güne bilimkurgu sineması, rüyalarımızı süslemeyi sürdürüyor. Altı değil 66 film çekilse doyamayacağımız “Yıldız Savaşları”ndan iyi başlayıp sonunda da bir çuval inciri berbat eden “Matrix”e, çocukların pek sevdiği “E.T.”den çarpıcı seyirlik “Yaratık”a, kült klasik “Bıçak Sırtı”ndan bilimkurgu masalı “Yapay Zeka”ya neler neler var zulamızda... Sonra Stanley Kubrick’in şaheseri “2001: Bir Uzay Destanı”nı, Andrei Tarkovsky’nin “Solaris” ve “Stalker”i, Terry Gilliam'ın “Brazil”i, Hayao Miyazaki’nin “Rüzgârlı Vadi”si... Seriler halinde ilerleyeceksek eğer “Maymunlar Cehennemi”, “Terminatör” ve “Geleceğe Dönüş”ü tartışmasız liste başı yapabiliriz. Efsanevi “Donnie Darko”, dizisi ve filmleriyle pek meşhur “Uzay Yolu”... Ardından “V”, “Şey”, “12 Maymun”, “Frankeştayn”...

Bir Uzakdoğu klasiği “Bir Başkasının Yüzü” (Tanin no kao), Sovyetler Birliği’nden “Kin-Dza-Dza”... 57 yıl aradan sonra yeniden çevrilen ve ne yazık ki; aynı tadı vermeyen “Dünyanın Durduğu Gün”. 1932 tarihli H.G. Wells’ten adapte edilen “Kayıp Sırlar Adası”. Bir bilimkurgu efendisi olan Wells’in “Görünmez Adam”, “Zaman Makinesi” ve “Dünyalar Savaşı”nı da unutmayalım. İki çevrimi de olmamış, kotarılamamış “Dr. Moreau’nun Adası”nı ise yekten unutalım.

Henüz izleme fırsatı yakalayamadığımız 2007 tarihli Japon bilimkurgu animasyonu “Evangerion shin gekijôban: Jo” ile 2006’da çekilen “Toki o kakeru shôjo”... Hazır animasyon demişken “Demir Dev” ile “Ghost in the Shell”i (şimdilik üçlediler) de atlamayalım.

Elbette, yakın tarihli filmler arasından da biz bilimkurgu hayranlarını mutlu eden yapıtlar çıktı. “Son Umut”, “Serenity”, çizgi roman uyarlaması “Demir Adam”, “Dünyalı” ve “Vol.İ”yi bir çırpıda sayabiliriz... Bu ay vizyona sokulacak olan “Zaman Yolcusu’nun Karısı” (Time Traveller’s Wife) ile “Suretler”i (Surrogates) de büyük bir merakla beklemekteyiz. Umarım, hüsrana uğramayız. Bunun dışında Filmekimi’nde de merak uyandıran iki bilimkurgu filmi var. Biri Shane Acker’ın “9”u... Yapımcılığını Tim Burton ve Timur Bekmambetov gibi iki delifişeğin üstlendiği 9, resmen iştahımızı kabartıyor. Öykü kısaca şu; yakın bir gelecekte makinelerin başkaldırıp insanları yok etmelerinin ardından dokuz bez bebeğe can verilir. Sizce de ilginç değil mi? Diğer filmimiz ise rock müzik yıldızı David Bowie’nin oğlu Duncan Jones’un (Zowie Bowie) yönettiği “Ay” (Moon)... NASA’nın Houston Uzay Merkezi’nde ders programına alınan bir bilimkurgu gerilim filmi... Ay, 1970’lerle 1980’lerin bilimkurgularına (Yaratık, Silent Running, Outland, Bıçak Sırtı) ithaf edilmiş. Ne denir? Yakışır.

Not; IMDB’de şimdilik 134 uyarlaması görünen çocuk düşlerimizin kılavuzu Jules Verne’i de anmadan noktayı koymayalım.

http://www.cinedergi.com/


13 Eylül 2009 Pazar

Adanalıyık, endüstriyel futbola karşıyık




Komünistlerin Beckham’ı

Bir peri masalı mı devrim hikâyesi mi bilinmez ama yarım kalmıştı. Livorno’nun ve solun yeşil sahadaki sancağı Cristiano Lucarelli Ukrayna’ya gitmişti. Kader bu yarım kalan hikâyeye göz yummadı. Lucarelli’yi doğup büyüdüğü kente geri getirdi. Üzerinde yükseldiği değerlere yeniden kavuşturdu. Belki eskisi kadar sivri dilli değil ama o hâlâ solun David Beckham’ı...

HÜSEYİN ATAŞ

Cristiano Lucarelli, endüstriyel futbolda romantik ruhlu bir futbol ikonu. Solcuların Beckham’ı da diyebiliriz. Adana Demirspor’la Livorno arasında oynanacak dostluk maçı için geldiği Adana’da sorularımıza cevap verirken İngiliz marka ve bayraklı spor ayakkabısını görünce puanını kırsak da o hâlâ bir idol.


Lucarelli’ye “son vuruşları çok iyi yapan bir santrafor”dan fazlasını ithaf eden elbetteki onun hayattaki duruşu üzerinde şekillenen hikâyesiydi. Torino’da top koştururken doğduğu kentin takımı Livorno’nun ikinci lige yükseldiği maçtan sonra sahayı işgal eden taraftarlardan biriydi. Ertesi sezon o da Livorno’ya döndüğünde yaşananlar sonu gelmeyecek bir devrim hikâyesine benziyordu.

Kimi futbolcular yüksek transfer ücretlerini kabul edip lüks içinde yaşıyordu. Ancak Lucarelli için o teklifler bir Livorno formasına değişilmezdi. Tutkusu ve inançları bazen tepki toplamasına da yol açıyordu. Attığı gollerden sonra Komünist Parti’den ödünç aldığı sol yumruğuyla taraftarlarını selamlaması, Livorno’nun İtalya milli takımından önce geldiğini açıklaması tartışmalı efsanesine bir çizik daha atıyordu hep.


Verdiği cevaplardan fark edeceksiniz, ilerleyen yıllarla birlikte biraz durulmuş ama öyle bir hikâyesi var ki geçen yüzyılda hayallerindeki toplumu statların etrafına inşa edeceğini sanan diktatörler Lucarelli’yle tanışsa ne düşünürdü acaba?




FUTBOL VE SİYASET İLİŞKİSİ


- Futbol ve siyaset arasındaki ilişkiye nasıl bakıyorsunuz?


Futbolda siyaset her zaman var olacak. Hayatın her alanında olduğu gibi bu kaçınılmaz ama böyle olması bazen de oyunun önüne geçmiyor değil. Bu da futbolun ruhuna zarar veriyor.


- Bununla bağlantılı olarak futbolcuların siyasi görüşlerini açıklamasını doğru buluyor musunuz?


Sonuçta futbolcular da birer birey ve saha dışında sosyal yaşamları var. Her özgür insan gibi futbolcuların da siyasi görüşlerinin olması ve bunu açıklamaları bana gayet normal geliyor.


- Livorno’nun solcu bir takım olarak anılmasına ne diyorsunuz?

Öncelikle şunu belirteyim kulüp değil, futbolcular ve taraftarlar solcu. Solcu kulüp diye bir ifade bana yanlış geliyor. Bizim taraftarımızın hayata bakışları aykırı. Buna da saygı duyulması gerekiyor.


- Lazio ve Di Canio hakkında ne söylemek istersin?


Dediğim gibi solcu, sağcı takım diye bir şey olmamalı. Lazio’ya da, Di Canio’nun görüşlerine de saygı duyuyorum.


- İtalya’da “taraftar kartı” projesi gündemde. Ultra’lar (İtalyan Taraftar Grupları) fişleme operasyonu olarak gördükleri için karşı çıkıyorlar.

Bazı insanları eğitmek amacıyla herkesi cezalandıramazsınız. Ben de karşıyım bu projeye.



- Adana Demirspor - Livorno maçı sizin için nasıl bir anlam taşıyor?

İki takımında mazisi birbirine benziyor. Buraya Demirspor taraftarlarını onurlandırmaya geldik. Çok sportmen ruhlu bir maç oldu. Demirspor taraftarını ve Adana’yı çok sevdim özellikle havaalanındaki karşılama çok şaşırtıcıydı.

- Küba ve Livorno’nun bir hazırlık maçında buluşmasını düşlediğinizi açıklamıştınız. Bu hayaliniz devam ediyor mu?


Evet, hâlâ aynı hayali kuruyorum. Böyle bir maç gerçekten harika olurdu.






MİLLİ TAKIM UNUTULMAZDI


- Milli takım kariyerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Gök mavili formayı daha fazla giymek ister miydiniz?



Milli Takım’da geçirdiğim zamanlar unutulmazdı ve benim için çok özeldi. Tabi ki her futbolcu gibi milli takımımda olmayı isterim.

- Takip ettiğiniz Türk takımları var mı?


Aslında yok ama denk gelirse Avrupa Kupası maçlarını izliyorum.

- İtalya’da sürekli gündemi meşgul eden Mourinho hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben açık sözlü her insanı severim. Mourinho da fazlasıyla açık sözlü bir insan o yüzden çok sempati ile bakıyorum, beğeniyorum.

- Bu sezon Serie A’da kaç gol atmayı hedefliyorsunuz?


En az 15 gol atacağımı umuyorum.

Yeşil sahadan taşan değerler


Bazıları için kabak tadı vermeye başlayan bir hikâye futbol ve siyaset arasındaki ilişki ama geçen hafta Türkiye’deki bir 2. lig takımı ve İtalya’nın orta halli takımlarından biri arasında oynanan dostluk maçının çıkardığı gürültü, futbola plazma televizyonun hacminden daha geniş anlam yüklemeyenler için merak edilesi bir konuydu. Her iki takımın da taraftarları arasında yarattıkları etki saha içindeki hacimlerinden kat be kat fazlaydı, çünkü yeşil sahaya çıkarken üzerine giydikleri formaların taşıdıkları değerler köklerini stadın çok uzağında bir yerlerden alıyordu.


Evet Adana Demirspor işçilerin takımıdır, Livorno ise komünistlerin. Lazio’yu faşistler destekler, St. Pauli’yi ise anarşistler. Yakın gelecekte kalıplaşacak bu futbol kültürü hakkındaki basit çıkarımlar elbette ideolojik yandaşları derinden etkiler de, tek amacı sahaya çıkıp top koşturmak olan on bir adamın ayağında ne kadar değer bulur? Lucarelli iyi bir örnek, Livorno da öyle. Ancak bizzat Lucarelli’nin söylediği “kulüp değil taraftarlar solcu” sözü başka bir gerçeği daha işaret ediyor.


“Bir futbol takımı için alınan sonuç mu önemli yoksa sahaya taşınılan değerler mi” sorusu günümüzde çok da pratik cevaplar üretebiliyor. İtalya’da taraftar kartı uygulamasıyla birlikte Livornolu taraftarlar İtalya’nın dört bir yanına Kızıl bayraklarını taşıyamayacaklarsa ya da St. Pauli birinci sınıf locaları olan stadını hizmete sokmak üzereyse ve sonuç olarak futbol böylesi değişimlere açık bir sektörse kulüplerin üzerine oturtulan değerlerin sembolik olduğu anlaşılabilir. Yine de endüstriyel futbola karşı olmak ya da taraftarlara uygulanan baskıları protesto etmek adına sergilenen ortak duruşlar nasıl futbol siyaset adına bir araç haline gelebiliyorsa bunun tam tersinin de gerçekleşebileceğini gösteriyor.


Adanalıyık, endüstriyel futbola karşıyık




Aylar öncesinden dostluk maçı için Adana’ya davet edilen, “gelir mi gelmez mi” denilen Serie A takımlarından Livorno davete icabet edip Şakirpaşa’nın pistine iniverdi. Türkiye’nin üç büyüklerinden birisi gelse Şakirpaşa böylesine şen olmazdı o an. Havaalanında Lazio’ya edilen küfürlerle karşılanan Livorno kafilesi “Adana’ya gelen soluğu kebapçıda alır” geleneğini gerçekleştirdi. Kebaplar hazırlanırken önlerine gelen pideleri en hızlı mideye indiren ise Inter’in Livorno’da kiralık oynayan futbolcusu Nelson Rivas oldu. Livornolu futbolculara kebabın yanında şalgam içmelerini ne kadar önerdiysek de tatmadılar. Halbuki şalgamın rengi olan bordo-kızıl, hem forma hem de siyasi renkleri.


Stadın içinde neler yoktu ki! Adana Demirspor’un ateşli taraftarı ve Livorno taraftarının beraber söylediği Çav Bella’dan mı, yoksa Demirspor’un küçük amigosu Rafet’in 15 bin taraftara üçlü çektirdikten sonra Lucarelli’nin kucağında taraftar grubu olan Şimşekler’in huzurunda sol elle yumruk şov yapmalarından mı bahsetsek...


5 Ocak Stadı’nda akıllarda kalanlar oyun içinden çok tribünde yaşananlar oldu şüphesiz. Bırakın Türkiye’yi dünyada rastlanamayacak bir tabloydu Che, Filistin, Sovyet Rusya ve TKP bayraklarının açılması. Bu maç 30 yıl önce oynansaydı, bu sahneden sonra kıyamet kopardı herhalde. Düşünsenize binlerce insan Çav Bella’yı söylüyor, tribünlerde hemen her komünist ülkenin bayrağı var ve MHP’li Belediye Başkanı kalabalığı selamlıyor.


Bu tarihi maça sadece 15 bin futbolsever tanıklık edebildi. Adana Demirspor ve TRT arasında son ana kadar yapılan pazarlıklardan bir sonuç çıkmadı ve böylece maç hiçbir kanaldan yayınlanamadı. TRT yetkililerine göre maçın siyasi yönlere çekilmesi kararlarında etkili olmuştu. Ancak kimi iddialara göre TRT maçı, Adana Demirspor’a para ödemeden yayınlamak istemiş, isteği “doğal olarak” kabul edilmeyince de siyaset bahanesinin ardına sığınmıştı


anadoludanfutbol.blogspot.com

Not; Lucarelli’nin taktığı Demirspor atkısını bana hediye eden hemşerim Hüseyin Ataş ile röportajda büyük emeği geçen futbol sevdalısı Deniz Ülkütekin kardeşlerime sevgiler...
CUMHURİYET PAZAR DERGİ / 13 Eylül 2009

05 Eylül 2009 Cumartesi

Elimi siz tutar mısınız?

video